Arama Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Reklam
Reklam
Turgay Delibalta
Turgay Delibalta

EĞİTİMİN KANAYAN YARASI: ŞİDDET GÖLGESİNDE OKULLAR VE BAKANLIĞIN SINAVI

Her sabah çocuklarımızı okula uğurlarken içimizi kemiren derin bir kaygı duyar hâle geldik. Eskiden “Bugün okulda ne öğrendin?” diye sorduğumuz çocuklarımıza, artık gözlerinin içine bakarak “Bugün okulda güvende miydin?” diye soruyoruz. Akran zorbalığı, çeteleşme, kesici aletlerin ve hatta ateşli silahların okul koridorlarına kadar girmesi, öğretmenlere yönelik dozu her geçen gün artan saldırılar… Türkiye’de okullar, ne yazık ki çağdaş birer bilim yuvası olmaktan çıkıp, toplumsal öfkenin ve şiddet sarmalının staj alanlarına dönüşmüş durumda.

Peki, bu noktaya nasıl geldik ve daha da önemlisi, bu yangını söndürmekle mükellef olanlar neden sadece dumanı izlemekle yetiniyor?

Öncelikle şu gerçeği kabul edelim: Okullardaki şiddet bir anda, kendiliğinden ortaya çıkmadı. Toplumda adalete olan güvenin sarsılması, ekonomik krizlerin aile içi şiddeti tetiklemesi, dizilerde ve sosyal medyada mafyatik figürlerin rol model olarak parlatılması ve cezasızlık algısının sıradanlaşması, bugünkü tablonun ana mimarlarıdır. Çocuklar, içine doğdukları toplumun aynasıdır. Dışarıda gücün haklıyı ezdiği, sorunların kaba kuvvetle ve silahla çözüldüğü bir dünya gören çocuk, okul bahçesinde farklı davranmaz.

Ancak bu sosyolojik tespit, Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) için bir mazeret olamaz, olmamalıdır. Tam aksine, okul, çocuğun bu zehirli döngüden kurtarılabileceği yegâne sığınaktır. Peki, Bakanlık bu sığınağı koruyabiliyor mu? Cevap, sokaktaki her velinin ve her öğretmenin malumu: Hayır.

Bakanlık Ne Yapıyor, Ne Yapmalı?

Şu anki tabloya baktığımızda, şiddet vakaları yaşandığında yayınlanan kınama mesajları, okullara gönderilen “dikkatli olun” temalı genelgeler ve günü kurtarmaya yönelik pansuman tedbirlerden öteye geçilemediğini görüyoruz. Oysa okulların yapısal ve acil müdahalelere ihtiyacı var. Bakanlığın derhal hayata geçirmesi gereken adımlar şunlardır:

1. Güvenlik Zafiyeti Giderilmeli: Bugün pek çok devlet okulunda bütçe yetersizliği nedeniyle kadrolu ve profesyonel güvenlik görevlisi bulunmuyor. Nöbetçi öğretmen, kapıdaki öfkeli veliyle, dışarıdan gelen tehlikeyle veya belinde silahla okula girmeye çalışan çeteleşmiş gruplarla tek başına baş başa bırakılıyor. Okulların güvenliği, “Okul Aile Birlikleri”nin inisiyatifine ve bütçesine terk edilemez. Devlet, her okula profesyonel güvenlik sağlamak zorundadır.

2. Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik (PDR) Sistemi Güçlendirilmeli: Yüzlerce öğrenciye bir rehber öğretmenin düştüğü bir sistemde, çocukların ruhsal durumunu takip etmek, risk grubundaki öğrencileri tespit edip rehabilite etmek imkânsızdır. Okullarda uzman psikolog ve sosyal hizmet uzmanı istihdamı artık bir lüks değil, hayati bir zorunluluktur.

3. Öğretmenin İtibarı ve Otoritesi İade Edilmeli: Yıllardır uygulanan politikalarla öğretmenin eli kolu bağlandı. Öğretmen, şikayet hatları üzerinden sürekli bir baskı altında tutuluyor. Öğrenciye en ufak bir disiplin yaptırımı uygulamaya kalkan eğitimci, kendini bir anda soruşturma kıskacında buluyor. “Eğitimde Şiddet Yasası” lafta kalmamalı, öğretmeni merkeze alan ve koruyan yasal çerçeveler derhal oluşturulmalıdır.

4. Etkili Disiplin ve Rehabilitasyon: Sıfır tolerans ilkesi benimsenmeli. Ancak bu sadece öğrenciyi okuldan uzaklaştırmak şeklinde değil; zorba davranışlar sergileyen, okula silah veya kesici alet getiren öğrencilerin aileleriyle birlikte zorunlu psikolojik ve davranışsal iyileştirme programlarına alınması şeklinde uygulanmalıdır.

İstifa Bir Çözüm mü, Yoksa Bir Sorumluluk mu?

Gelelim toplumun zihnini kurcalayan o kritik soruya: Yaşanan onca şiddet olayından, kaybedilen hayatlardan ve eğitimcilerin uğradığı ağır saldırılardan sonra Milli Eğitim Bakanı istifa etmeli midir?

Gelişmiş demokrasilerde ve devlet ciddiyetinin kurumsallaştığı ülkelerde istifa, onurlu ve rasyonel bir müessesedir. Bir kurumun başındaki kişi, o kurumdaki sistemsel çöküşün ve telafisi olmayan hataların “siyasi sorumluluğunu” üstlenir ve makamını bırakır. Bu, “Her şeyi ben yaptım” demek değil, “Bu sistem benim yönetimimde güvenliği sağlayamadı, başarısız oldum” demenin erdemidir.

Türkiye’de eğitimdeki şiddet, bireysel olayların toplamı olmaktan çıkmış, sistemsel bir güvenlik çöküşüne dönüşmüştür. Öğretmenlerin ders anlatırken can güvenliğinden endişe ettiği, öğrencilerin tuvaletlerde akran zorbalığına uğradığı, ateşli silahların kampüslere sızabildiği bir sistemde, Bakanlığın en tepesindeki ismin siyasi sorumluluk alarak istifa etmesi, demokratik bir gerekliliktir ve kamu vicdanını rahatlatacak önemli bir adımdır.

Ancak şu gerçeği de çok net vurgulamak gerekir: İsimlerin değişmesi, zihniyet değişmediği sürece hiçbir anlam ifade etmez. Bir bakan gitmiş, yerine diğeri gelmiş; eğer okullara güvenlik bütçesi ayrılmayacaksa, öğretmen değersizleştirilmeye devam edilecekse, eğitim sistemi liyakatten uzak kadrolarla yönetilecekse, bu istifa sadece günü kurtaran bir vitrin değişikliği olarak kalır. Asıl ihtiyacımız olan şey tek bir suçlu bulmak değil; devletin eğitime, çocuğa ve öğretmene bakış açısını kökten değiştiren akılcı ve bilimsel bir “Eğitim ve Güvenlik Seferberliği” başlatmasıdır.

Sonuç olarak; kaybedecek tek bir çocuğumuz, feda edilecek tek bir öğretmenimiz daha yok. Okullarımız korku tünellerine dönüşmüşken, bürokrasinin sağır edici sessizliği ve eylemsizliği kabul edilemez. Adalet, güvenlik ve nitelikli eğitim birer lütuf değil, anayasal haktır. Bakanlık ya bu hakkı tesis etmek için masaya yumruğunu vurup sistemi bilimin ve aklın ışığında baştan aşağı revize etmeli ya da bu ağır tablonun siyasi sorumluluğunu alarak o koltukları, bu işi layıkıyla yapacak liyakatli kadrolara devretmelidir.

Çünkü kanayan bu yara, artık sargı beziyle tutulacak safhayı çoktan geçmiştir.

 

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir