Arama Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Reklam
Reklam
Turgay Delibalta
Turgay Delibalta

Şiddeti Kim Üretiyor? Birey mi, Toplum mu?

Şiddet, yalnızca adli bir mesele değil; psikolojik, biyolojik ve sosyolojik boyutları olan karmaşık bir insanlık sorunudur. Günümüzde artan şiddet olayları, bu davranışın yalnızca “kötü bireylerin” tercihi olup olmadığı sorusunu yeniden gündeme getirmektedir. Bilimsel araştırmalar, şiddet eğiliminin tek bir nedene indirgenemeyeceğini; bireysel yatkınlıklar ile çevresel koşulların etkileşimi sonucunda ortaya çıktığını göstermektedir (WHO, 2002).

Toplumda yaygın olan “şiddet doğuştandır” düşüncesi bilimsel olarak eksiktir. Şiddet, öğrenilen ve pekiştirilen bir davranış biçimidir. Bandura’nın Sosyal Öğrenme Kuramı’na göre bireyler, çevrelerinde gözlemledikleri davranışları model alarak öğrenirler. Özellikle çocukluk döneminde aile içi şiddete tanık olan bireylerin ileriki yaşlarda saldırgan davranışlar sergileme olasılığı anlamlı derecede yüksektir (Bandura, 1977).

Psikolojik açıdan bakıldığında, şiddet eğilimi gösteren bireylerde empati yoksunluğu, dürtü kontrolünde zayıflık ve öfke düzenleme becerilerinde yetersizlik sıkça görülmektedir. Antisosyal kişilik bozukluğu gibi bazı psikopatolojik durumlar şiddet davranışıyla güçlü biçimde ilişkilidir (APA, 2013). Ancak burada önemli bir nokta vardır: Her psikolojik rahatsızlığı olan birey şiddet uygulamaz. Asıl belirleyici olan, bireyin stresle başa çıkma mekanizmalarının sağlıksız olmasıdır.

Biyolojik faktörler de bu tabloda göz ardı edilemez. Beynin ön bölgesi olan frontal lob, davranış kontrolü ve karar verme süreçlerinden sorumludur. Bu bölgede işlev bozukluğu bulunan bireylerde saldırgan davranışların daha sık görüldüğü bilinmektedir (Raine, 2013). Ayrıca serotonin düzeyinin düşüklüğü ve testosteron hormonunun yüksekliği, saldırganlık eğilimiyle ilişkilendirilmektedir.

Ancak şiddeti yalnızca bireyin beyin kimyasına indirgemek, toplumsal sorumluluğu göz ardı etmek anlamına gelir. Yoksulluk, işsizlik, eğitimsizlik ve sosyal dışlanma gibi faktörler şiddet riskini artırmaktadır. Özellikle büyük şehirlerde yaşanan ekonomik eşitsizlikler, bireylerde öfke ve çaresizlik duygularını besleyerek şiddeti bir “ifade biçimi” haline getirebilmektedir (Krug vd., 2002).

Medyanın rolü de bu noktada önemlidir. Sürekli şiddet içeren diziler, haberler ve dijital oyunlar, bireylerde duyarsızlaşmaya yol açmakta ve şiddeti sıradanlaştırmaktadır. Araştırmalar, şiddet içeriklerine uzun süre maruz kalan bireylerin saldırgan davranışlara daha yatkın hale geldiğini göstermektedir (Anderson & Bushman, 2001).

Peki çözüm nerede başlamalıdır? Cevap nettir: çocuklukta. Erken yaşta verilen değerler eğitimi, sağlıklı iletişim becerileri ve duygusal farkındalık çalışmaları şiddeti önlemede kritik rol oynar. Okullarda yalnızca akademik başarıya değil, duygusal gelişime de yatırım yapılmalıdır. Aynı zamanda ailelere yönelik psikososyal destek programları yaygınlaştırılmalıdır.

Sonuç olarak şiddet, bireyin iç dünyasında filizlenen ama toplumda şekillenen bir davranıştır. Ne yalnızca bireyi suçlamak yeterlidir ne de tüm sorumluluğu topluma yüklemek. Şiddeti anlamak, onu önlemenin ilk adımıdır. Bilimsel veriler bize şunu göstermektedir: Şiddet kader değildir; öğrenilir ve önlenebilir.

Eğer bir toplum şiddeti azaltmak istiyorsa, yalnızca cezaları artırmakla yetinemez. Eğitim politikalarını, ruh sağlığı hizmetlerini ve sosyal adaleti birlikte düşünmek zorundadır. Aksi halde her yeni şiddet haberi, sadece bir sonuç olacak; nedenler ise görünmez kalacaktır.

Kısaltılmış Kaynakça

  • APA (2013). DSM-5.
  • Anderson, C. A. & Bushman, B. J. (2001). JPSP, 78(4), 772–790.
  • Bandura, A. (1977). Social Learning Theory.
  • Krug, E. G. vd. (2002). WHO: World Report on Violence and Health.
  • Raine, A. (2013). The Anatomy of Violence.
  • WHO (2002). World report on violence and health.

 

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir