Arama Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Reklam
Reklam
Turgay Delibalta
Turgay Delibalta

Bin Yıllık Satranç: İran’ın “Beka” Refleksi ve Ölmeyen Devlet Aklı

Orta Doğu’nun kaynayan kazanında ezberlerin en çok bozulduğu, Batılı analizlerin ise en sık yanıldığı yerlerden biri şüphesiz İran’dır. Son yıllarda ülkenin en tepe isimlerine, nükleer mimarlarına, yurt dışında operasyon yöneten efsanevi komutanlarına ve üst düzey idari kadrolarına yönelik peş peşe gerçekleştirilen suikastlar, dışarıdan bakan birçok kişiye “rejimin çatırdadığı” veya “devletin başsız kaldığı” izlenimini verebilir. Ancak meselenin özüne, o coğrafyanın tarihsel kodlarına inildiğinde tablonun bambaşka olduğu görülür. Çünkü İran’ı harita üzerinde cetvelle çizilmiş, dış müdahalelerle kolayca dağılabilecek yapay Orta Doğu ülkeleriyle aynı kefeye koymak, yapılabilecek en büyük stratejik hatadır.

İran, binlerce yıllık Pers İmparatorluğu geleneğinden süzülüp gelen, kurumları ve bürokrasisi şahısların çok ötesine geçmiş köklü bir devlet aklına sahiptir. Bu tarihsel mirasın üzerine, 1979 sonrasında inşa edilen mevcut sistemin güçlü “biat” (sadakat) ve adanmışlık kültürü eklenmiştir. “Velayet-i Fakih” makamına ve devletin bekasına duyulan bu yapısal sadakat, sistemin şahıslara bağımlı olmasını engeller. Dış istihbarat servisleri tarafından gerçekleştirilen nokta operasyonlarla önemli figürlerin veya idari kadroların öldürülmesi sistemde kısa süreli bir şok yaratsa da asla kalıcı bir güç boşluğu oluşturmaz. Sistem, kaybedilen o ismin yerine hiyerarşideki bir sonraki halkayı anında entegre edecek mekanizmalara sahiptir. Bir komutan düşer, ertesi gün aynı stratejiyi harfiyen uygulayacak yenisi görevi devralır. Çark durmaz, sadece dişli değiştirir. Günümüzde de Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) ve sivil bürokrasi, olası bir liderlik krizini veya ani kayıpları anında yönetecek, “şahıslar ölse de kurumlar yaşar” ilkesini sahada fiilen uygulayacak paralel ve yedekli bir hiyerarşi ile donatılmıştır. Batı’nın dikey güç piramitlerine alışkın aklı, İran’ın bu ağ tipi direniş ve vekalet hücrelerini kalıcı olarak çökertmekte tam da bu yüzden zorlanmaktadır.

Bugün Tahran yönetiminin dış politikadaki ve bölgesel çatışmalardaki agresif veya dirençli tutumu, sıradan bir nüfuz mücadelesi değildir. İran, mevcut tabloyu kelimenin tam anlamıyla bir “var olmak ya da olmamak” (beka) savaşı olarak okumaktadır. Etrafının yabancı üsler, namlular ve rakip bölgesel güçlerle çevrili olduğu psikolojisiyle hareket eden devlet aklı, savaşı kendi sınırlarının dışında tutmayı varoluşsal bir zorunluluk olarak görür. Bu yüzdendir ki, yaşanan çatışmalar ve verilen kayıplar birer hezimet olarak değil, vatan savunmasının doğal bedelleri olarak topluma aktarılır.

İşin sosyolojik ve iç siyasi boyutunda ise son derece dikkat çekici bir “erteleme” mekanizması çalışmaktadır. Gerçekçi olmak gerekirse, günümüz İran toplumunun tamamının mevcut iktidarı koşulsuz desteklediğini veya rejimin politikalarını onayladığını söylemek eksik bir analiz olur. Ülkede derin ekonomik krizler, ambargoların yarattığı yorgunluk ve zaman zaman sokaklara taşan sert iktidar çekişmeleri mevcuttur. Ancak, İran’ın bin yıllık devlet geleneği tam da burada devreye girer. Ülkeye dışarıdan bir tehdit yöneldiğinde, ulusal güvenlik tehlikeye girdiğinde veya vatan hedef alındığında, içerideki o sert iktidar çekişmeleri bıçak gibi kesilir. Rejime muhalif olan kitleler bile, mesele İran’ın toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı olduğunda, iç hesaplaşmalarını vatan savunması adına dondurur. Bu refleksin en somut tarihsel kanıtı, 1980’lerde yaşanan ve sekiz yıl süren kanlı İran-Irak Savaşı’dır. O dönemde devrimin henüz taze olduğu, iç karışıklıkların zirve yaptığı bir evrede dışarıdan gelen işgal girişimi, birbirine muhalif fraksiyonları tek bir siperde birleştirmişti. Bugün de değişen bir şey yok; ekonomik sıkıntıların veya siyasi baskıların yarattığı toplumsal öfke, dışarıdan füzeler ateşlendiğinde yerini anında ‘milli beka’ mutabakatına bırakmaktadır. Bu psikoloji, devlete yönelik dış baskıları paradoksal bir şekilde içeriyi konsolide eden bir kalkana dönüştürür.

Kısacası, dışarıdan uygulanan baskılar veya “lider kadroyu yok ederek sistemi çökertme” planları, Perslerden miras kalan bu devlet yapısını zayıflatmaktan ziyade onun beka reflekslerini daha da keskinleştirmektedir. İranlılar, kendi aralarındaki kavgayı kendi şartlarında yapmayı tercih ederken; dışarıdan gelen bir taarruza karşı birleşerek şahısların ölümünü devletin yaşaması için ödenmiş bir bedel olarak kabul etmektedir. Bin yıllık bu satranç tahtasında şahlar veya vezirler düşebilir; ancak oyunun kuralları ve tahtın sahibi değişmez.

 

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir