Bir toplumun kalitesini ve medeniyet seviyesini otoyollarının genişliği veya binalarının yüksekliği değil; kadınların ve çocukların sokakta ne kadar güvenle yürüyebildiği belirler. Bizler, köklü geleneklerimizle ve dilimizden düşürmediğimiz o “kadim” değerlerle övünmeyi çok seven bir toplumuz. Ancak bu içi boş övünç, sokağın sert gerçekliğiyle yüzleştiğimizde ne yazık ki tuzla buz oluyor. Özellikle kadına yönelik taciz, her gün dillerden düşürülmeyen o kutsal “değer yargılarımızın” aslında ne kadar ikiyüzlü, ne kadar hastalıklı bir zemine oturduğunu yüzümüze çarpan en acı gerçektir. Bir yanda kadını ailenin temeli, onurun taşıyıcısı olarak yücelten şatafatlı bir söylem varken; diğer yanda bir kadının sırf kadın olduğu için sınırlarının ihlal edilebileceğini, ona istediği gibi dokunup laf atabileceğini düşünen karanlık bir zihniyet bulunuyor. Çok net olmalıyız: Taciz, bir anlık zaaf veya öfke meselesi değildir. Taciz, erkeğin kendisinde gördüğü haksız ayrıcalığın, zehirli bir güç zehirlenmesinin ve toplumsal değerler sistemindeki yapısal çarpıklığın doğrudan bir sonucudur.
Acı olan şudur ki; yozlaşmış toplumsal değerlerimiz, mağduru korumak ve onun yaralarını sarmak yerine faili aklamak üzere otomatik bir refleks geliştirir. Bir kadın tacize uğradığında, hastalıklı değer yargılarımız derhal şu soruları üretmeye başlar: “O saatte orada ne işi vardı?”, “Ne giymişti?”, “Nasıl gülümsedi?”, “Acaba o mu bir işaret verdi?” Bu sorular masum birer merak cümlesi değil, failin suçunu utanmazca kadının omuzlarına yükleyen ataerkil ahlak anlayışının en kirli silahlarıdır. Kadının bedenini, yaşam tarzını ve tercihlerini sorgulayarak faili temize çıkaran bu zihniyet, potansiyel faillere “Korkma, toplum seni bir şekilde haklı bulur” cesaretini vermektedir. Gerçek, evrensel ve sağlıklı bir değer yargısı adaleti ve insan onurunu merkeze alırken; bizim pratiğimizde ahlak, ne yazık ki sadece kadının kıyafeti ve sokaktaki varlığı üzerinden ölçülmektedir.
Bu hastalıklı sistemde “namus” ve “ahlak” kavramları sadece kadının bedeni üzerinden tanımlandığı için, erkeğin sınır tanımaz saldırganlığı büyük bir değer ihlali olarak görülmez. “Erkektir yapar” gibi çağ dışı söylemlerle büyütülen nesiller, karşı cinsle eşit ve saygılı bir iletişim kurmayı öğrenememektedir. Kadını kendisiyle eşit haklara sahip bir birey olarak değil; ya ele geçirilmesi gereken bir “av” ya da mülkiyetine katılması gereken bir “eşya” olarak kodlayan bu bozuk değer sistemi, bugün sokaklarda yaşadığımız taciz vakalarının birincil kışkırtıcısıdır. Dahası, toplumun sessizliği en az failin eylemi kadar yıkıcıdır. Sokak ortasında bir kadın taciz edildiğinde başını çevirip görmezden gelen, iş yerinde cinsiyetçi esprilere ve mobbinge sesini çıkarmayan o “kibar” kalabalıklar, mevcut çürük değerler sisteminin pasif koruyucularıdır. Eğer bir toplumda “saygı” gerçekten bir değer olsaydı, kadınların hayatta kalmak için rotalarını değiştirmesi, ellerinde anahtarla tetikte yürümesi gerekmezdi.
Aynamız çatlak, yansımamız ise karanlıktır. Kadına yönelik tacizi, üçüncü sayfa haberlerine sıkışmış bireysel bir suç olarak görüp geçemeyiz. Bu, eğitime nüfuz etmiş cinsiyetçiliğimizin ve değer yargılarımızın topyekûn iflasının faturasıdır. Gerçek bir ahlaki uyanış, kadına yönelik şiddet ve tacizi “ama”sız, “fakat”sız kınamayı; faile empati kurmayı bırakıp amasızca mağdurun yanında duran yeni, eşitlikçi bir değerler sistemi inşa etmeyi gerektirir.
Toplumu iyileştirmeye kadınlardan başlayamayız. Kız çocuklarına nasıl giyineceklerini veya tehlikeden nasıl kaçacaklarını öğreterek tacizi bitiremeyiz. Onlar zaten yeterince saklanmaya ve kısıtlanmaya zorlandılar. Tacizi kökünden bitirmenin tek yolu, erkek çocuklarına “hayır” kelimesinin ne anlama geldiğini, kadının eşit bir birey olduğunu ve hiç kimsenin bedeni üzerinde tahakküm kuramayacaklarını tartışılmaz, evrensel bir “değer” olarak öğretmekten geçer. Aksi takdirde, dillerden düşürmediğimiz o meşhur “ahlakımız”, sadece kadınları hapseden bir pranga ve suçluları cesaretlendiren bir kalkan olmaktan öteye gidemeyecektir. Artık değerlerimizi, kadınların hakları ve yaşamları üzerinden yeniden tanımlamanın vakti gelmiş, hatta geçmektedir.

YORUMLAR