1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramı denildiğinde aklımıza genelde aynı kareler gelir: Dolup taşan meydanlar, atılan sloganlar, omuz omuza çekilen halaylar ve baharın getirdiği o umut dolu coşku… Ve ne yazık ki ülke hafızamıza kazınan o acı kareler; hak arayışının engellendiği, meydanlara yapılan baskınlar, gaz bulutları ve arbede içinde yankılanan sesler. Fakat emeğin en yalın, en bedel ödeyen halini görmek istiyorsak bakışlarımızı o kalabalık meydanlardan biraz uzağa, yerin yüzlerce metre altına, maden kasabalarının daracık sokaklarına çevirmemiz gerekir.
Bugün, süslü kutlama mesajlarının ötesine geçip o kasabalardaki çocuklara ve onların “kaya gibi sağlam” bilinen ama karanlıkta sessizce ağlayan babalarına bakalım.
Madencilik, sadece bir meslek değildir; yeryüzündeki güneşten vazgeçip yeraltının zifiri karanlığında bir ailenin umudunu kazıma işidir. Bir babanın evladına aydınlık bir gelecek sunabilmek için kendi ışığını, kendi ciğerlerindeki nefesini feda etmesidir. Biz o babaları fotoğraflarda hep gülümsedikleri anlarla, baretlerinin altından parlayan bembeyaz dişleriyle tanırız. Oysa o maden ocaklarının rutubetli duvarları, nice sessiz hıçkırığa, nice dökülen gözyaşına şahittir.
Bir madenci babanın ağlaması, sıradan bir yorgunluk belirtisi değildir. O yaşlar, göçük altında veya grizu patlamasında yitirilen bir yoldaşın acısıdır. Vardiya bitiminde “Bugün de güneşi gördüm.” demenin verdiği o tuhaf, ağır şükran duygusudur. Belki de en çok, sırf evladı başı dik yürüsün, iyi bir eğitim alsın diye katlanılan o insanüstü eziyetin omuzlara bindirdiği yükün taşmasıdır.
Ve o evlerde bekleyen çocuklar… Babalarının kömür kokan, kapkara olmuş, ne kadar sabunlansa da o incecik çatlaklarındaki karası hiç çıkmayan o nasırlı ellerini yüzlerine sürerek büyüyen çocuklar.
Bir madenci çocuğu olmak, yaşından çok önce büyümek demektir. Kasabada çalan her acı siren sesinde yüreği ağzına gelmek, ambulansların nereye gittiğini korku dolu gözlerle izlemektir. Kapı açılıp da babasını karşısında sağ salim gördüğünde, onun yorgunluktan çökmüş omuzlarına sarılırken aslında hayata sarıldığını bilmektir. Bir çocuk için babasının ağladığını görmek dünyanın başına yıkılması gibidir ama madenci çocukları, babalarının gözyaşlarının ardında yatan o devasa fedakârlığı, o sessiz sevgi çığlığını çok iyi anlarlar.
Elbette bu direniş, bu yaşama tutunma çabası ve emek sömürüsüne karşı duruş sadece yeraltına özgü değildir. İnşaat iskelelerinde güvencesiz sallanan canlar, fabrika tezgâhlarında ömrünü, vardiyalarında sağlığını tüketenler, sabahın köründe tarlaya giden mevsimlik tarım işçileri, dört duvar arasında klavye başında tükenen, plazalarda görünmez mobbinge direnen beyaz yakalılar… Alın terinin, göz nurunun ve emeğin olduğu her yer, aslında bu büyük ve onurlu mücadelenin bir parçasıdır.
1 Mayıs; yerin yedi kat altında ölümle burun buruna çalışırken çocuklarının yüzünü hayal eden madencilerin ve emeğiyle var olma mücadelesi veren tüm sınıfın onur günüdür. Bize düşen, yaşanan felaketlerin ardından yas tutmak değil; can güvenliğinin bir “maliyet kalemi” olarak görülmediği, hiçbir insanın evlatlarını yaşatabilmek için kendi hayatıyla kumar oynamak zorunda bırakılmadığı bir düzen talep etmektir.
Hiçbir babanın evladına sarılırken çaresizlikten veya korkudan ağlamadığı… Hiçbir çocuğun kapı eşiğinde babasının veya annesinin yolunu gözlerken yüreğinin titremediği… Sadece madencilerin değil, tarladan fabrikaya, şantiyeden ofislere kadar tüm işçi ve emekçilerin haklarını alabildiği; meydanlarında baskınların ve kelepçelerin değil, sadece halayların ve özgürlük türkülerinin yankılandığı 1 Mayıs’lar.
Emeğiyle dünyayı döndüren tüm işçi ve emekçilerin günü kutlu olsun.

YORUMLAR