İran’daki mevcut iktidar asla kabul edilemez; adeta bir katiller sürüsüdür. Yazıma bu cümleyle başlamak istedim. Kadınlara yönelik baskılar, idamlar, Şah Rıza Pehlevi döneminden sonra idam edilen sosyalistler… O günden bugüne uzanan sayısız insanlık dışı uygulama sıralanabilir.
Ancak şu gerçeği de görmek gerekir: İran’daki rejim değişecekse bunu İran halkı yapmalıdır. Emperyalist ABD ve onun bölgedeki taşeronu konumundaki İsrail değil.
Yakın tarih bunun örnekleriyle doludur. Irak’a, Suriye’ye ve Libya’ya getirilen şey demokrasi değil; kan, yıkım ve parçalanma olmuştur. Bugün bölgede yeni bir aşamaya geçildiği görülmektedir. Şimdi hedefin İran olduğu açıkça görülmektedir.
2002 yılında Ankara’da yayımladığım Yeni Ulus Gazetesi için Filistin Büyükelçisi Fuad Yasin ile bir söyleşi yapmıştım. Arşivde bulabildiğim bölümü bugün fotoğraf olarak paylaşıyorum. Söyleşinin birinci bölümünü buldum. Aslında ikinci bölüm bizim ülkemizi çok daha yakından ilgilendiriyordu; onu da bulabilirsem ayrıca yayımlayacağım. Ancak o gün konuşulanları hâlâ çok net hatırlıyorum.
Fuad Yasin o gün bana şu değerlendirmeyi yapmıştı:
“Asıl felaket Afganistan’dan sonra başlayacak. Ardından sırayla Irak, Suriye, Lübnan, Libya, İran ve Türkiye’de benzer senaryolar uygulanacak.”
O gün bu sözler bana abartılı gelmişti. Fakat 2002’den bugüne yaşananlara baktığımızda Fuad Yasin’in söylediklerinin adım adım gerçekleştiğini görmek zor değildir.
Sıralamada İran ve Türkiye’nin en sona bırakıldığını söylediğinde kendisine bunun nedenini sormuştum. Verdiği yanıt oldukça çarpıcıydı. Ona göre İran ve Türkiye köklü devletlerdi ve bu nedenle bu ülkelere yönelik müdahaleler kolay sonuç vermeyecekti. Özellikle Türkiye’de böyle bir saldırının geri tepebileceğini ve ABD için zorlu bir savaşa dönüşebileceğini söylemişti.
Gerçekten de İran, tarih boyunca Perslerden bu yana yaklaşık iki bin beş yüz yıllık devlet geleneğine sahip köklü bir devlettir. Bu nedenle emperyalist planların İran’da işlemesi diğer Ortadoğu ülkelerine göre çok daha zordur.
Fuad Yasin’in anlattıklarına göre bu planın kökleri çok daha eskiye, 1940’lı yıllara kadar uzanan bir Ortadoğu senaryosuna dayanıyordu. Bu senaryoya göre Ortadoğu’daki mevcut devletler parçalanacak, yerlerine küçük ve zayıf devletçikler kurulacaktı. Bu yeni yapılar güçlü devletler olmayacak, aksine dış güçlerin yönlendirebileceği küçük ve parçalı siyasi oluşumlara dönüştürülecekti. Etnik ve mezhepsel temelde bölünmüş yapılar hâline getirilecek, kabile mantığıyla yönetilen siyasal birlikler ortaya çıkarılacaktı. Böylece bölgeyi kontrol etmek çok daha kolay hâle gelecekti.
Bugün Ortadoğu haritasına baktığımızda bu senaryonun önemli bir bölümünün uygulandığını görmek zor değildir.
İran’a yönelik saldırılar da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Siyonist İsrail bugün bölgede ABD emperyalizminin ön karakolu ve vurucu gücü gibi hareket etmektedir. Ortadoğu’da sahnelenen bu büyük senaryonun uygulayıcılarından biri hâline gelmiştir.
Daha da önemlisi şudur: Türkiye’nin de bu sürecin içine çekilmek istendiği açıkça görülmektedir. Bu nedenle ülkemizde kim iktidar olursa olsun, böyle dönemlerde çok daha dikkatli ve sağlam devlet politikaları yürütmek zorundadır.
Eğer söz konusu senaryolar Türkiye içinde uygulanmaya kalkılırsa, ülkemiz açısından ciddi bir risk oluşturabilecek başka bir mesele daha vardır. Türkiye’de sayılarının sekiz ila on milyon arasında olduğu söylenen Arap nüfusu meselesi. Bu nüfusun kimlerden oluştuğu, nerelerde yoğunlaştığı ve nasıl örgütlendiği konusunda kamuoyuna açık ve net bilgiler çoğu zaman bulunmamaktadır. Buna karşın nüfus artış hızlarının yüksek olduğu da görülmektedir.
Ortadoğu’daki gelişmeler tesadüf değildir; bölge yeniden şekillendirilmektedir. Bu nedenle iktidar kim olursa olsun devlet aklıyla hareket etmeli, ülkenin demografik yapısını, güvenliğini ve ulusal bütünlüğünü koruyacak ciddi ve tavizsiz politikalar uygulamalıdır.
Söz konusu senaryonun Türkiye’de ne ölçüde uygulanabileceği elbette tartışılabilir. Ancak devletler ihtimalleri tartışarak değil, önlem alarak ayakta kalır.
Yirmi yıl önce “okullarda tuvalet yok” gibi tartışmalarla ülkenin gündemini meşgul etmek yerine, çok daha güçlü bir şekilde ulus devlet bilincini ve toplumsal dayanışmayı güçlendirmek gerekirdi.
Bugün de ihtiyaç duyulan şey aynıdır: Güçlü devlet, güçlü toplum ve güçlü bir ulus devlet bilinci.

Bu haber 22 kez okundu.

YORUMLAR