Arama Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Turgay Delibalta
Turgay Delibalta

Kesilen Ağaçların Gölgesinde Bir Gelecek Arayışı

Kapitalizmin metallaştırdığı hayatlarımızda artık yalnızca emek değil, doğanın kendisi de bir piyasa nesnesine dönüştürülüyor. Toprak, su, hava ve ormanlar; yaşamın temel dayanakları olmaktan çıkarılıp ekonomik hesapların satır aralarına sıkıştırılıyor. Oysa doğa, üzerinde pazarlık yapılacak bir meta değil; insanın varoluşunun ayrılmaz parçasıdır. Bugün yaşadığımız ekolojik yıkım, bu anlayışın en görünür sonucudur.

Sömürge madenciliği olarak adlandırılan yaklaşım, yalnızca yerin altındaki cevheri değil, yerin üstündeki yaşamı da tüketiyor. Zehirli kimyasal atıklarla kirlenen topraklar, ağır metallerle yüklenen su kaynakları, termik santrallerin ve maden sahalarının yaydığı gazlarla kirlenen hava… Bunlar artık soyut birer çevre sorunu değil; doğrudan insan sağlığını, yaşam hakkını ve geleceğimizi etkileyen gerçeklerdir.

Dünyanın pek çok yerinde maden aramalarının ve madencilik faaliyetlerinin ekosistemi nasıl bozduğunu gösteren acı örnekler var. Güney Amerika’da Amazon havzasında açılan altın madenleri nedeniyle nehirler cıva ile kirlenmiş, balıklar ve bölge halkı bu toksik maddelere maruz kalmıştır. Afrika’da bazı altın ve bakır madenlerinin çevresinde su kaynaklarına karışan ağır metaller, tarım alanlarını verimsizleştirmiş ve yerel halkın içme suyuna erişimini tehlikeye atmıştır. Asya’da açık ocak madenciliğinin yoğun olduğu bölgelerde ormanların yok edilmesiyle heyelanlar artmış, su döngüsü bozulmuş ve yerel iklim dengesinde ciddi değişimler yaşanmıştır. Benzer şekilde Türkiye’de de farklı maden sahalarında orman kaybı, toprak erozyonu ve su kaynaklarında kirlenme tartışmaları sıkça gündeme gelmektedir.

Ekosistemin bozulduğu bu alanlarda ortaya çıkan sağlık sorunları ise çoğu zaman yıllar içinde görünür hâle geliyor. Ağır metallere maruz kalma; solunum yolu hastalıklarından böbrek ve karaciğer sorunlarına, sinir sistemi rahatsızlıklarından bazı kanser türlerine kadar uzanan ciddi riskler doğurabiliyor. Tozlu maden sahalarında yaşayan veya çalışan insanlarda kronik bronşit, astım ve akciğer hastalıklarının arttığına dair birçok bilimsel çalışma bulunuyor. Kirli su kaynaklarının kullanılması ise cilt hastalıkları, sindirim sistemi sorunları ve uzun vadede toksik birikime bağlı sağlık problemlerini beraberinde getirebiliyor. Çocuklar ve yaşlılar, bu etkilerden en fazla zarar gören gruplar arasında yer alıyor.

Bu sürecin bir diğer boyutu da kamulaştırma politikalarıyla köylülerin topraklarından koparılmasıdır. İnsanlar yalnızca mülksüzleşmiyor; aynı zamanda doğayla kurdukları yaşam bağını da kaybediyor. Boşaltılan alanlar madencilik faaliyetlerine açıldıkça, yüzyıllardır süren tarımsal üretim ve kırsal yaşam biçimi giderek zayıflıyor. Bu kopuş, sadece ekonomik değil; kültürel ve sosyal bir kayıp da yaratıyor.

En çok içimizi acıtan görüntülerden biri ise zeytin ağaçlarının kesilmesi. Zeytin, bu topraklarda yalnızca bir ürün değil; bir yaşam hafızasıdır. Bir ağacın büyümesi onlarca yıl alırken, kesilmesi birkaç dakikaya sığabiliyor. Oysa her zeytin ağacı, toprağın dengesini koruyan, biyoçeşitliliği destekleyen ve iklim krizine karşı doğal bir kalkan oluşturan canlı bir varlıktır. Kesilen her ağaç, yalnızca doğadan değil, ortak geleceğimizden eksilen bir parçadır.

Ormanların yok edilmesi, kıyıların beton yığınlarına dönüşmesi ve ekosistemin dengesinin bozulması; yalnızca çevresel değil, toplumsal bir sorundur. Çünkü sağlık, yaşam ve barınma hakkı doğrudan sağlıklı bir çevreye bağlıdır. Doğa tahrip oldukça, insanın yaşam alanı da daralıyor.

Tam da bu yüzden mesele yalnızca çevreyi korumak değil; yaşamı savunmaktır. Kaybettiklerimizi unutmadan, kazanabileceklerimiz üzerinden söz kurmak gerekiyor. Söyleneni duymak, yorumlamak ve farklı seslerden ortak bir dayanışma çıkarmak bugün her zamankinden daha önemli.

Doğa bize ait bir mülk değil, birlikte var olduğumuz bir bütündür. Toprağın, suyun ve ağacın hakkını savunmak; aslında kendi geleceğimizi savunmaktır. Çünkü ancak ortak bir ses yükseldiğinde, kesilen ağaçların gölgesinde yeniden bir gelecek kurmak mümkün olabilir.

 

 

Bu haber 154 kez okundu.

YORUMLAR

Bir adet yorum var

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER