Türkiye’de uzun süredir “ahlak”, “milli-manevi değerler” ve “dindar/milli kuşak” söylemi siyasal dilin ana omurgalarından biri. Ne var ki kamusal alanda dolaşan hikâyeler—uyuşturucu iddiaları, magazinleşmiş ilişkiler ağı, kayırmacılık, kamu imkânlarının kişisel ilişkilere tahsisi—bu söylemin altını oyuyor. Son dönemde siyaset kulislerinde ve medyada sıkça duyulan “sevgiliye ev tutulduğu”, “kamu imkânlarının özel hayatın konforuna çevrildiği” türünden iddialar da tam bu çelişkinin üstüne oturuyor. Mesele tek tek dedikodular değil; bu dedikoduların topluma bıraktığı tortu: “Bize vaaz verenler kendi çevresini temizleyebiliyor mu?”
Bu sorunun yanıtı belirsizleştikçe, ahlak dili de ister istemez bir “değer” dili olmaktan çıkıp bir “siyaset tekniği”ne dönüşüyor. Topluma bir yandan yüksek sesle “milli ve manevi çizgi” anlatılıyor, öte yandan aynı çerçevenin içinde çürüme iddiaları büyüyor. İşte bu yüzden “dindar nesil” hedefiyle ilgili tartışma, yalnızca gençlerin dindarlık düzeyiyle ilgili değil; daha çok, değer söylemini taşıyanların tutarlılık sınavı ile ilgili.
Diğer tarafta “son operasyonlar” var. Geniş ölçekli narkotik operasyonları, yakalamalar, ele geçirilen maddeler… Devlet, haklı olarak “mücadele ediyoruz” diyor. Uyuşturucuya karşı mücadele, illegal bahis ve kara para aklama gibi alanlarda etkinlik, elbette kamunun yararınadır. Kimse “suçla mücadele olmasın” demez. Sorun, suçla mücadelenin topluma nasıl anlatıldığı ve nasıl uygulandığıdır.
Çünkü bir ülkede soruşturmaların kendisi kadar, soruşturmaların seçiciliği konuşuluyorsa; bir dosya hızla büyürken başka dosyalar yıllarca sürüncemede kalıyorsa; bazı isimler anında hedefe konulurken bazıları “dokunulmaz” gibi dolaşabiliyorsa, kamu vicdanında hukuk duygusu zedelenir. İşte o zaman operasyon, “adalet” görüntüsünün içine sızan bir şüpheyle okunur: Bu bir temizlenme mi, yoksa bir mesaj mı? Suçla mücadele mi, yoksa bir alan daraltma hamlesi mi?
Asıl kritik eşik burada başlıyor: Kültür-sanat ve medya alanında art arda gelen müdahaleler, gözaltılar, soruşturmalar, iptaller… Her birinin kendi dosya gerekçesi olabilir. Fakat toplumun hafızasında bunlar biriktiğinde, ortaya tek tek olayların toplamından daha büyük bir şey çıkar: kültür üzerinden disiplin hissi. “Genel ahlak”, “müstehcenlik”, “uyuşturucu kullanımını özendirme” gibi başlıklar, bir yandan gerçek sorunlara işaret edebilir; öte yandan, yanlış kullanıldığında toplumun zevkini, dilini, tercihlerini hizaya sokan bir sopa haline de gelebilir.
Tam da bu noktada “iktidarın kültürel hegemonyası mı?” sorusu anlam kazanıyor. Kültürel hegemonya, yalnızca kimin daha çok konuştuğu, kimin daha çok göründüğü meselesi değildir; aynı zamanda neyin konuşulacağına, neyin unutturulacağına karar verme gücüdür. Hangi skandalın günlerce manşette kalacağı, hangisinin iki gün sonra buharlaşacağı… Hangi “ahlaksızlık” hikâyesinin toplumun önüne sürüleceği, hangisinin üstünün örtüleceği… Bu seçicilik duygusu yaygınlaştığında, ahlak dili değer üretmekten çok değer denetlemeye yarar hale gelir.
Burada acı olan şu: Ahlak, en çok da tutarlılık ister. Ahlak adına konuşanlar, kendi çevrelerinde dönen kayırmacılık iddialarına karşı aynı sertlikte davranmıyorsa; kamu imkânlarının kimlere, hangi ilişkilerle aktarıldığı konusunda şeffaflık sağlanmıyorsa; “gençlik bozuluyor” diye yüksek perdeden konuşulurken, gençlerin yoksulluğu, barınması, beslenmesi, geleceksizliği ikinci plana itiliyorsa… o zaman ahlak dili, toplumu yükseltmez; toplumu yorar. Çünkü toplum, vaazla değil adaletle ikna olur.
O yüzden bugün ihtiyaç duyduğumuz şey hamasetten çok basit bir ilke: eşitlik ve açıklık. Uyuşturucuyla mücadele edilecekse, yalnızca sokağın en altındaki satıcıyla değil; zincirin tepesindeki koruma kalkanlarıyla da mücadele edilsin. Kamu kaynağı konuşulacaksa, kimlerin hangi imkânlara nasıl eriştiği açık olsun. Kültür alanında “ahlak” denetimi yapılacaksa, bunun ölçüsü net olsun; keyfiliğe, hedef göstermeye, linç kültürüne kapı aralanmasın.
Aksi halde ortaya çıkan tablo şudur: Bir yanda “milli ve manevi kuşak” hedefi, öte yanda magazinleşmiş skandallar; bir yanda “operasyon” görüntüsü, öte yanda seçicilik şüphesi; bir yanda kültüre “terbiye” girişimi, öte yanda kurumların itibarını kemiren çürüme söylentileri… Bu kadar gürültünün içinde geriye tek bir ölçü kalır: Toplumun vicdanı.
Ve vicdan şunu ister: Tutarlılık. Ahlak dersi değil, ahlaklı yönetim. Vaaz değil, adalet. Gösteri değil, şeffaflık. Çünkü sonunda hep aynı yere geliyoruz: Değerleri koruyor muyuz, yoksa değerler üzerinden mi yönetiliyoruz?
Bu haber 230 kez okundu.

YORUMLAR