Ana Sayfa Arama Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Turgay Delibalta
Turgay Delibalta

Engelliler Haftası Biter, Hayat Devam Eder

Kask, Eldiven, Sabır ve Sevgi: Bir Çocuğun Yirmi Dört Saati

On üç yıl boyunca Özel Gereksinimli Bireylerle çalıştım. Toplam kırk iki yıllık çalışma hayatımda, farklı iş kollarında ve sınıf öğretmenliği dâhil pek çok alanda görev yaptım. Ülkemizde sabah işine giderken mutlu olanların sayısının az olduğunu düşünüyorum. Ben ise Özel Gereksinimli Bireylerle çalıştığım yıllarda, her sabah bir önceki gün kadar mutlu, aynı heyecanla okula gittim. Dünyada sayıca az görülen ve bizim ülkemizde de sosyal ve ekonomik haklara sınırlı ölçüde sahip olan bu bireylerle birlikte olmak, onların yanında olmak, onlarla aynı havayı solumak, katıksız ve dürüst bir ortamda yan yana durmak bana bambaşka bir haz ve mutluluk veriyordu. Çalışmayı bıraktığımda, uzun bir süre sanki bir yanım azalmış, içimden bir parça kopmuş gibi hissettim.

Günümüzde pek çok grup, politik yapı, dernek ve kurum, Özel Gereksinimli Bireyler söz konusu olduğunda belli bir duyarlılık dili ve davranışı sergiliyor. Ancak bu, çoğu zaman yalnızca belirli gün ve haftalarla sınırlı kalıyor. “Engelliler Haftası” gibi tarihlerde süslü cümleler kurmak, etkileyici sloganlar paylaşmak daha kolay geliyor. Elbette yılın tamamına yayılan, gerçekten emek veren, sahada olan insanlar ve kurumlar da var; onların hakkını teslim etmek gerekir. Yine de içimden geçen şu soruyu sormadan edemiyorum: O bireylerin aileleriyle bir günlüğüne, hatta sadece birkaç saatliğine gerçek bir duygudaşlık yapmayı denerler mi?

Bunu yapmaya çalışsalar, ailelerin özelde neler yaşadığını, çoğu ailenin nasıl yıprandığını, evin içindeki dengenin nasıl bozulabildiğini, özel gereksinimli çocuğun bakım yükünün çoğu zaman neredeyse bütünüyle annenin sırtına yüklenebildiğini daha iyi görecekler. O zaman acaba hâlâ aynı rahatlıkta, alt alta süslü, gösterişli cümleler yazabilecekler mi, merak ediyorum.

Örneğin; günün neredeyse yirmi dört saatinde izlenmesi gereken bir çocuk düşünün. Kafasına vuran, elini, parmaklarını, başını yaralayacak kadar kendine zarar verme davranışı gösteren bir çocuk… Aile, çocuğu korumak için onun eline eldiven, başına kask takmak zorunda kalıyor; evin içindeki eşyaları, camları, köşeleri ona zarar vermesin diye sürekli yeniden düzenliyor. Bu tabloyu anlatmak bile ağır gelirken, o evin içinde bunu her gün, her saat yaşamak nasıl bir yorgunluk, nasıl bir sabır ve nasıl bir sevgi gerektiriyor, düşünmek gerekiyor.

Ben “Özel Gereksinimli Bireyler” demeyi önemsiyorum, çünkü onların yaşamını sürdürebilmesi için özel eğitim araçlarına, özel yöntemlere, özel destek sistemlerine ihtiyaçları var. Aslında insan hayatına geniş bir yerden baktığımızda, her bireyin bir noktada özel gereksinimli olabileceğini görüyoruz. Kimi zaman kalıcı, kimi zaman geçici… Örneğin ben bugün yazmak ve okumak için gözlüğe ihtiyaç duyuyorum; bu da benim için bir gereksinim. Yarın bir başkasının hareket etmek için bastona, tekerlekli sandalyeye ya da başka bir desteğe ihtiyaç duymayacağını kim garanti edebilir? Bu yüzden “normal” ve “özel” diye katı sınırlar çizmek yerine, hepimizin farklı zamanlarda, farklı alanlarda desteğe ihtiyaç duyabileceğini kabul etmek daha insani geliyor.

Dünyada özel gereksinimli bireylerin hakları artık yalnızca “yardım” ya da “acınacak durum” çerçevesinden değil, insan hakları çerçevesinden ele alınıyor. Birleşmiş Milletler (BM – United Nations) Engelli Haklarına İlişkin Sözleşmesi (CRPD – Convention on the Rights of Persons with Disabilities) özel gereksinimli bireylerin eğitim, sağlık, çalışma hayatı, erişilebilirlik, bağımsız yaşam, ayrımcılıktan korunma ve toplumsal yaşama katılım gibi alanlarda diğer herkesle eşit haklara sahip olduğunu açıkça vurguluyor. Türkiye bu sözleşmeyi 30 Mart 2007’de imzalamış, 2009 yılında onaylayarak taraf olmuştur; sözleşme aynı yıl içinde ülkemiz açısından yürürlüğe girmiştir.

Ayrıca bu sözleşmeye ek Engelli Haklarına İlişkin İhtiyari Protokol (OP-CRPD – Optional Protocol to the Convention on the Rights of Persons with Disabilities), bireylerin ve birey gruplarının hak ihlali iddialarıyla BM Engelli Hakları Komitesi’ne başvurabilmesine imkân tanır. Türkiye bu protokolü 2009’da imzalamış, birkaç yıl sonra onaylayarak taraf olmuştur; böylece teorik olarak ülkemizdeki özel gereksinimli bireylerin ulusal başvuru yolları tükendiğinde uluslararası düzeyde de hak arama imkânı doğmuştur.

Çocuklar açısından bakıldığında, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme (ÇHS – Convention on the Rights of the Child) de özel gereksinimli çocukların diğer çocuklarla eşit haklara sahip olduğunu; eğitim, sağlık ve rehabilitasyon hizmetlerine erişimlerinin güvence altına alınması gerektiğini açıkça söyler. Türkiye bu sözleşmeyi 14 Eylül 1990’da imzalamış, 1994 yılında onaylamıştır. Böylece hem çocukluk hem de engellilik alanında uluslararası ölçekte önemli yükümlülükler üstlenmiş durumdadır.

Tüm bu sözleşmeler; erişilebilir okullar, rampalar, asansörler, erişilebilir toplu taşıma, kapsayıcı eğitim, işyerlerinde ayrımcılık yasağı, makul düzenleme, bağımsız yaşamı destekleyen hizmetler gibi pek çok somut alanda devletlere sorumluluk yükler. Kâğıt üzerinde haklar güçlü görünse de, gerçek hayatta bu hakların tam olarak hayata geçmesi için hâlâ ciddi çaba gerekmektedir. En iyi bilenler yine, günlerini çocuklarının ve yakınlarının yanında geçiren ailelerdir.

Ben yıllarca sınıfa girip o çocuklarla göz göze geldiğimde, dünyadaki bütün resmî belgelerden daha güçlü bir gerçekle karşılaşıyordum: Onlar bizim “yardım ettiğimiz” kişiler değil, bu toplumun eşit ve saygı duyulması gereken üyeleri. Bir bireyin konuşma biçimi, yürüme şekli, öğrenme hızı, duygularını ifade etme tarzı farklı olabilir; bu, onun değerini asla azaltmaz. Tam tersine, topluma duygudaşlık, sabır, farklılıklara saygı gibi çok önemli insani değerleri hatırlatan bir ayna görevi görür.

Bu nedenle, özel gereksinimli bireyler için hak mücadelesi, sadece onların değil, aslında hepimizin ortak mücadelesidir. Çünkü toplum, en kırılgan üyelerine ne kadar alan açıyor, ne kadar saygı gösteriyor ve ne kadar destek sağlıyorsa, o kadar “medenî” sayılmayı hak eder. Benim için on üç yıl boyunca özel gereksinimli çocuklarla çalışmak, sadece bir meslek değildi; hayatı, insanı ve adaleti yeniden düşünmeyi öğreten bir yolculuktu. Bugün onları ve ailelerini düşündüğümde, içimde hâlâ büyük bir sevgi, saygı ve sorumluluk duygusu taşıyorum.

Bu haber 194 kez okundu.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER