Ana Sayfa Arama Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Turgay Delibalta
Turgay Delibalta

İnsan ve Kültür, Aynı Evin İki Yabancısı

Birinci Bölüm:

Değişen İnsan, Yetişmeye Çalışan Kültür

Sokağa çıktığımızda, toplu taşımaya bindiğimizde, telefonu elimize aldığımız her an aslında aynı sorunun etrafında dönüyoruz: “Biz kimiz?”
Bu sorunun cevabı da iki kelimede saklı: insan ve kültür. Fakat artık şunu kabul etmemiz gerekiyor: İnsan baş döndürücü bir hızla değişiyor, kültür ise hem ona yetişmeye çalışıyor hem de yer yer direniyor. İşte o meşhur gerilim, tam da burada doğuyor.

Kültür deyince uzun yıllar aklımıza hep aynı görüntüler geldi. Büyük konser salonları, tiyatro sahneleri, edebiyat ödülleri, klasik müzik festivalleri… Sanki kültür, hayatımızdan ayrı, yüksek bir platformda duran, vitrinde sergilenen bir şeymiş gibi. Oysa kültür, sabah uyanınca elimizin otomatik olarak telefona gitmesi.

Kahvaltıya oturup haber izlemek yerine sosyal medyada “story (hikâye paylaşımları)” gezmemiz. Yemek yerken ekran karşısında dizi açmamız. Mahalledeki bakkalın birine “abla”, öbürüne “kardeş” demesi. Bir düğünde aynı anda hem halay hem göbek atabilmemiz. Bunların hepsi kültürün ta kendisi.

İnsanın temposu son yirmi otuz yılda tamamen değişti. İşimizi, ilişkilerimizi, eğlencemizi, hatta yalnız kalma biçimimizi bile “online (çevrim içi)” hale getirdik. Bir mesajın “görüldü (okundu bilgisi)” olup da cevap gelmemesi, sevgililik bitirebiliyor. Bir fotoğrafın altına yazılan kısa bir yorum, bütün günümüzü ya kurtarıyor ya da mahvediyor.

Kültür ise bu hıza her zaman ayak uyduramıyor. Aile içi rollerimiz hâlâ otuz kırk yıl önceki beklentilerle şekilleniyor; ama hayatımızın yarısı “feed (sosyal medya ana akışı)” içinde akıyor. Evde geçmişe ait cümlelerle büyüyoruz, dışarıda “global citizen (küresel insan / dünya vatandaşı)” olmamız bekleniyor. İş yerinde “start-up (yeni kurulan yenilikçi girişim)” ruhu anlatılırken, yönetim tarzı çoğu zaman eski usul talimat vermeye dayanıyor.

Sonra da şaşırıyoruz: “Neden bu kadar gerginiz?” diye. Aslında cevap basit. Eski kalıplarla yeni gerçekliği yönetmeye çalışıyoruz. Bir ayağımız analog (eski tip, dijital olmayan) dünyada, diğer ayağımız dijitalde. Dengeyi bulamadığımız her an, içimizde görünmez çatışmalar başlıyor.

Bu çatışmanın en yoğun yaşandığı yerlerden biri kuşakların buluştuğu masa. Evde “Bizim zamanımızda…” diye başlayan cümleler, dışarıda “personal development (kişisel gelişim)” videoları, başarı hikâyeleri, motivasyon konuşmaları. Bir yanda “Komşu ne der?” kaygısı, diğer yanda “Be yourself (kendin ol), kimseyi takma!” sloganı.

Gençler iki karşıt sesin ortasında kalıyor. Ne tam geleneksel olabiliyorlar, ne tam modern. Hem köklerinden kopmak istemiyorlar, hem o köklerin kendilerini tamamen sarmalamasından da korkuyorlar. İşte insan ile kültür arasındaki mesafe, tam burada açılmaya başlıyor.

Oysa ilginç bir gerçek var: Kültür dediğimiz şey kendi başına kavga etmiyor. Asıl kavga, kültürün içindeki değerlerin anlam değiştirmesiyle başlıyor. Bir zamanlar büyüklerin yanında susmak saygı göstergesiydi; bugün pek çok genç için bu, yok sayılmak anlamına gelebiliyor. “El âlem ne der?” cümlesi eskiden toplum düzenini koruyan bir fren gibiydi; bugün ise çoğu insanda özgüveni bastıran, risk almayı engelleyen bir duvar gibi duruyor.

Değerler değişiyor, ama biz o değişimi bir türlü sahiplenemiyoruz. Sonra da klasik cümleyi kuruyoruz: “Kültür bozuldu.” Belki de bozulandan çok, dönüşen bir şey var; bizse dönüşümü kabul etmek yerine, eski tanımlarımıza sıkı sıkıya sarılıyoruz. İnsan başka bir yöne koşarken, kültürü kapının önünde bırakıyoruz. Aynı evde yaşayan iki yabancıya dönmemizin sebebi biraz da bu.

İkinci Bölüm: Miras Değil, Aynı Zamanda Sorumluluk

Kültür denince sıkça kullandığımız bir kelime var: “miras”. Sanki geçmişten gelen hazır bir paket var, biz de onu olduğu gibi devralıyoruz. Oysa tablo o kadar basit değil. Kültür sadece miras değil, aynı zamanda sorumluluk. Biz sadece içinde yaşadığımız kültürü almıyoruz; her gün yeni parçalar ekleyerek onu üretiyoruz.

Sosyal medyada yazdığımız her cümle, attığımız her yorum, yaptığımız her paylaşım, aslında geleceğin kültürel atmosferine küçük bir tuğla gibi ekleniyor. “Linç (toplu saldırı, sosyal medyada topluca hedef alma)” dediğimiz şey bir günde ortaya çıkmıyor; biriken öfkenin, sabırsızlığın, empati eksikliğinin kültürleşmiş hali. “Mobbing (iş yerinde sistematik psikolojik baskı)” dediğimiz olgu da öyle. Günlük küçük baskıların, şakaya sığınıp normalleştirdiğimiz aşağılamaların, görmezden gelinen haksızlıkların toplamı.

Şikâyet etmeyi seviyoruz. “Toplum bozuldu”, “insanlık kalmadı” gibi cümleler kolay rahatlatıyor. Çünkü bu cümlelerin öznesi her zaman belirsiz: “onlar”. Ama kültürü konuşurken “biz” diye başlıyor, iş sorumluluğa gelince “onlar” diye devam ediyoruz. Oysa “onlar” dediğimiz kalabalığın içinde, tek tek “ben”lerden oluşan bir gerçeklik var.

Kültürü değiştirmek büyük kampanyalarla, süslü “manifesto (bildirge)”larla olmak zorunda değil. Bazen gereksiz bir öfke yorumunu yazmamak, trafikte birine yol vermek, evde çocuğuna azarlamak yerine dinlemeyi seçmek, iş yerinde haksızlığa sessiz kalmamak, küçük gibi görünen ama çok güçlü kültürel müdahaleler.

Günlük hayatı küçümsüyoruz. Çünkü film sahneleri kadar dramatik, diziler kadar parlak değil. Ama asıl kültür, tam da o sıradan anlarda şekilleniyor. Sokağa çöp atıp atmamak, komşunun kapısını “rahatsız olur mu?” diye düşünüp düşünmemek, birlikte çalıştığımız insana yalnızca pozisyonuyla mı, yoksa insan olarak mı baktığımız… Bunların hepsi ileride “bizim ülkenin insanı şöyle” diye kurulacak cümlenin bugün atılan temelleri.

Bir de işin köprü tarafı var. Ne geçmişi tümden reddederek özgürleşiyoruz, ne de geçmişe sıkı sıkıya tutunarak güvende kalabiliyoruz. Kültüre dair en olgun pozisyon belki de şurası: Gelenekten beslenirken, geleceğe dönük olabilmek. Ne sadece nostalji (geçmiş özlemi) ile avunmak, ne de “eski olan her şey kötüdür” kolaycılığına sığınmak.

Bunun için önce kendimize şu soruları sormamız gerekiyor:
“Ben bugün yaşadığım kültüre nasıl bir iz bırakıyorum?”
“Çocuğuma, öğrencime, arkadaşlarıma kurduğum cümleler, yarının iklimini nasıl etkiliyor?”
“Eleştirdiğim her şeyin dışında mıyım, yoksa farkında olmadan parçası mıyım?”

İnsan ile kültür arasındaki mesafe, sorumluluğu hatırladığımız anda kısalmaya başlıyor. Çünkü o zaman kültür, soyut bir kavram olmaktan çıkıp, günlük hayatımızın aynası haline geliyor.

Belki de dünyayı değiştirmek için dev projelere, büyük sloganlara ihtiyacımız yok. Bazen yalnızca bir cümleyi farklı kurmak, bir davranışı farklı seçmek, birine göründüğünü hissettirmek yeterli.

İnsan ve kültür, sandığımız kadar ayrı değil. Değişmesini istediğimiz kültür, aslında bizim günlük hâlimiz. Ve bu hâli değiştirecek olan da yine biziz: Yani bir ekranın arkasından yazı yazan, sokakta yürüyen, evde sofraya oturan, işte toplantıya giren sıradan insanlar.

Sıradanlığımızı küçümsemeyelim; kültürün gerçek gücü tam da orada saklı.

Turgay Delibalta

 

Bu haber 293 kez okundu.

YORUMLAR

Bir adet yorum var

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER