Kahin değilim.Okumayı, yazmayı, çizmeyi, hayat boyu öğrenmeyi seven ve buna inanan emekli bir ögretmenim. Eğitim emekçisiyim.Türkiye’nin değişik illerinde ve yıllarca meslek lisesinde çalıştım.Farklı dönemlerde aynı meslek lisesinde de çalıştım.
Meslek liseli öğrencileri çok severim.
Bir ara“Meslek Lisesi Memleket Meselesi” sloganıyla iş dünyasından Koç Grubu kampanya düzenlemişti ama bu girişim yeterince değer görmemiş olmalı ki bir sonuca ulaşmadı.
Öğretmenliğimin ilk yıllarında gördüğüm kadarıyla meslek liseli öğrenciler kendi değerini bilen ve bulunduğu okulu özümsemiş öğrencilerdi. Ya da aileleri öyle olduğu için onlar da öyleydi bilemiyorum. İlk yıllarda görev yaptığım Meslek Lisesinden Türkiye’nin iyi ve köklü üniversitelerini kazanıp giden öğrencilerimiz oldu. On dört sene sonra yine aynı okulda görev yapmaya başladım. Öğrenci profili oldukça farklıydı sadece, öğrenci profili değil yönetim anlayışı da farklıydı. Anlıyorduk değişimi ama anlamak yetmiyordu uyum sağlayabilmek her geçen gün zorlaştı. Sürekli değişen ve deneme tahtasına dönmüş müfredatı ve uygulamaları takip etmek giderek gün ve gün daha da zorlaştı. Bol bol döküman doldurmamız bekleniyor; yenilenme adı altında değişik uygulamalar eğitimin kalitesini ileri taşımıyordu. Sınıf geçme yönetmeliği, öğrenci devamsızlığı, öğrencileri müşteri gibi görme anlayışı ne eğitim kalitesini ne de öğrenci başarısını bir adım ileriye götürdü. Şahsen kendimi “parendeleri bir bir atlayarak sonunda yorgun olarak sınıfa yani öğrencilere ulaşabilen engelli koşu atleti” gibi hissediyordum. İstatistik önemliydi X sınıfın Y şubesi Z şubesi ile karşılaştırılıyor başarı oranı %50’nin altına düşüyorsa bu başarısızlık öğretmene yükleniyor ve sonunda ögretmen hesap veriyordu. Buna karşın öğretmen olarak deyim yerindeyse “sıfır yetkimiz ama büyük bir sorumluluğumuz” vardı. Çünkü öğrenci müşteri ve sınıf bir işletmeydi ve biz öğretmenler bu işletmenin muhasebecisiydik. Öğrenci davranışı olumlu değişiklik göstermiş mi göstermemiş mi ? Ne önemi vardı ki bunun! %50+ Başarı;kriter buydu başarı buydu ; beklenen sonuç buydu ve başka bir şey de önemli değil. Üstelik bakanlık tarafından alınan bir takım yeni kararlar ile elimiz kolumuz bağlıydı.Etkisiz elemanlar dık velhasıl…
Mesela; serbest kılık kıyafet yönetmeliği, o kadar serbest hale geldi ki kim öğrenci kim ögretmen artık belli olmuyordu. Serbest kıyafetin getirdiği psikolojik etki ile öğrenciler daha gevşek , daha umarsız ve daha ilgisiz hâle gelmişlerdi. Görev yaptığım okulun bahçesi oldukça büyük ve iki girişli idi. Önlem olarak ne yükseltilmiş demir kapı ne de güvenlik görevlisi vardı. Halk okul bahçesinin içinden kestirme yol olduğu için sık sık yürüyüp giderdi. Hali hazırda serbest kıyafet uygulaması da var; teneffüste bahçedeki öğrenci mi halktan birisi mi ipsiz sapsız mı öğrencilerle iletişim halinde mi değil mi bunu anlamak neredeyse imkansızdı. O anda niyeti bozmuş birisi olsa ve aniden silahını çıkarıp bahçedeki herkesi kurşunlasa ne öğretmen kalırdı ne de öğrenci. Allahtan hiç bir zaman böyle bir şey olmadı.Belki de halk hâlâ öğrencileri seviyor, öğretmene saygı duyuyordu. Oysa ortam bir katliam için mükemmeldi. Ama teneffüs anında, öğrenci sorumluluğu yine nöbetçi öğretmen üzerine yüklenmişti.Tek bir öğrenciye bir şey olsa sorumlu bahçe nöbetçi öğretmenin de. Elbette ki bunun farkındaydık ve her toplantıda belirtiyorduk, aslında havan da su dövdüğümüzü biliyorduk. Okul yönetimi de farkındaydı; okul bahçesi halkın ayağından kurtulmalı en azından güvenli demir duvar yapılmalı, okulun iki girişine de güvenlik görevlisi konulması gerekliydi. Ama hangi parayla ? Hangi ödenekle? Yapılamadı tabi ki hiç bir şey. Oysa eğitimde güvenlik meselesi önemliydi. Hem de çok. Büyük bir şans ile ne bir katliama tanık olduk ne de kendimiz yaşadık. Ama başka türden sorunlar hep vardı zaten. Maddi sıkıntılı aile çocukları , boşanmış aile çocukları , sorunlu ailelerin sorunlu çocukları… Üstelik ergenler. Okul onlar için öğrenme yeri değil deşarj olma , sorunlardan uzaklaşma , nazikçe söylemek gerekirse sosyalleşme mekanı. Kimileri içinse ebeveynlerinden bir nebze uzaklaşma yeri. Çoğunun aklında fikrinde ne yazık ki öğrenme değil kız erkek arkadaşlığı ve bu fırsatı okulda yakalamış olma imkanı. Okulumuzdan maalesef ki eğitimi yarım bırakarak kaçma olayı (özellikle kız öğrenciler) çok sık karşılaştığımız bir sorundu. Başka bir sorun ise öğrencilerin çok fazla alakasız olmaları, bu ilgisizlik sadece ders konularına karşı değil aynı zamanda insan ilişkilerine , davranışlara, konuşma tarzı, oturuş , duruş ; kısaca öğretim zaten çok zor gidiyordu eğitim de aynı derece zordu.Ve bu bireyler üstelik -tekrar vurgulamak gerekirse -“ergendiler”. Başarı bir nebze meslek derslerinde sağlanabiliyordu ama kültür dersleri diye adlandırılan (fizik, kimya, matematik, biyoloji,felsefe grubu , yabancı dil-İngilizce) derslerinde yerlerde ve ilgi sıfırdı. Zorlayarak günde 10 saat eğitim alan meslek liseli öğrencisine 9. ve 10.saat İngilizce eğitimi nasıl verilebilir ve öğrenci o saatte nasıl ilgisini toplayıp derse dahil olabilir? Bu ne kadar mümkündür? Düşünebiliyor musunuz?
Bir ara nedense meslek liselerine fazla rağbet oldu. Ve okulun fiziki şartları bu talebe karşılık vermek için yetersiz kalıyordu. Dönemin müdiresi elinden gelen herşeyi yapmış, gerekli mecralara durumu bildirmiş ve çözüm arayışına girmişti. Çözüm gelmemişti ve müdüre hanım mecburen kendi çözümünü kendisi yaratmak durumunda kalmıştı. Okulun alt koridoru bana sınıf olarak verildiğinden derslerimi orada işliyordum. Müdüre hanım bu sorunun çözülmesi için uğraşmış çözüm gelmeyince de basını davet etmişti. Belki bu yöntem işe yarayacaktı. Ders esnasında “koridor sınıfımın” kapısı olmadığı için basın fotoğraflar çekmiş ve Muğla merkezde koridorda oluşturulan sınıf hakkında yazı yazılmıştı. Posta gazetesinin ilk sayfasında sınıfımla beraber kendimi gördüm. Peki sonra ne mi oldu ? Şu oldu ; bakanlık müfettişleri fiziki şartların neden iyi olmadığını değilde okul müdüresi bu durumu basına neden duyurdu diye soruşturma açtı. O gün ki her öğretmen , nöbetçi öğretmen,dersteki öğrenciler ve yönetim kadrosu tek tek soruşturma odasına çağrılıp sorgulandı.
Çok büyük hayal kırıklığına uğramıştım. Sorgulamanın amacı; eğitimin kalitesini iyileştirmek değildi ve hiçbir zamanda olmamıştı. Anlamıştım.
Amaç “eksikliğin ve sıkıntının neden deşifre edildiğiydi”
Soru buydu yani “kim ve hangi amaçla basını okula çağırdı?”
Uzun lafın kısası ; 20 seneden fazla eğitim kangrenli yaşıyordu. Son iki olayla (Şanlıurfa ve Kahramanmaraş okul katliamı ile ) bir uzvunu kaybetti. Yok efendim dizilermiş falan falanmış sebebi oymuş buymuş ; yine havanda su dövücü kısır tartışmalar ; sebep o kadar çok ki ve o kadar zincirleme isim tamlaması gibi birbirine bağlı ki; bunun veya bir benzerinin geleceği barizdi. Biz eğitim camiası çalışanları ( öğretmen & öğrenci temsilcisi & müdür & müdür yardımcıları & kantincileri & okul servisçileri & duyarlı veliler & okul temizlik görevlileri) yani eğitimle teması olan herkes görüyorduk ve tahmin edebiliyorduk nelerin olabileceğini. Yani :
GÖRÜNEN KÖY HİÇBİR ZAMAN KILAVUZ İSTEMEDİ.
BAKANLIK BİZİM KÖYLERİMİZİ HİÇ GÖRMEDİ.
KÖYÜMÜZÜN MUHTARINI HİÇ DİNLEMEDİ.

YORUMLAR