DOLAR 8,6196-0.36%
EURO 10,3169-0.2%
ALTIN 496,980,47
BITCOIN 29438716,02%
Muğla
29°

AÇIK

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

  • Hamburger Menü 1
  • Hamburger Menü 2
  • Hamburger Menü 3
  • Hamburger Menü 4
  • Hamburger Menü 5
  • Hamburger Menü 6
  • Hamburger Menü 7
Yavuz Temel

Yavuz Temel

21 Mayıs 2021 Cuma

TÜRK BİRLİĞİNE TARİHİ BAKIŞ

TÜRK BİRLİĞİNE TARİHİ BAKIŞ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Değerli Okurlar,

Türk milleti tarihin her sayfasında adından söz ettirmiş, imparatorluk çapında nice devletler kurmuş birlik içinde olduğu zaman dünyaya hükmetmiş necip bir millettir. Doğuda Çin’e dayanan Türk sınırlarının Batı’da uzandığı nokta Adriyatik Denizidir. Bu geniş coğrafyada birbirinden farklı birçok devlet kurulmuştur. Hunlar, Göktürkler, Uygurlar İslamiyet’ten önce, Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular, Memlüklüler, Timur Devleti, Osmanlılar İslamiyet’ten sonra kurulan Türk Devletleridir. Bu listeye daha nice devletlerde eklenebilir. Tarihin her safhasında bağımsızlık ilkesiyle yer alan Türklerin en büyük özelliği devlet kurma kabiliyetleridir. Diğer yandan en büyük zafiyeti de devletlerin yıkılışlarında ki sebeplerdir. Yıkılışların altında yatan en önemli sebep siyasi ve içtimai birliğin dağılmasıdır. Türkler kendi içlerinde bölündükleri, dağıldıkları ve çözüldükleri zaman; birbirleri arasında ki sosyal bağlar zayıfladığı, inceldiği, yozlaştığı zaman devlette sarsılıyor ve çok geçmeden yıkılarak tarihe karışıyordur. Osmanlı Devleti, son dönemin değil bütün Türk tarihinin gerçekten gelmiş ve geçmiş en büyük devletidir. Onu büyük yapan ise önce Anadolu Türk Siyasi Birliğini sağlamış olmasıdır. Yani Anadolu’da Moğol istilasından sonra dağılan ve her bacadan bir duman tütmek ile ifade edebileceğimiz başlıcaları Osmanoğulları, Germiyanoğulları, Karesioğulları, Saruhanoğulları, Aydınoğulları, Karamanoğulları, Dulkadiroğulları gibi birçok beyliğe taksim edilmiş ya da bölünmüş ve ortada bölük pörçük bir Anadolu Türk haritası ortaya çıkmıştır. Bu dağınık görüntü Selçuklu mirası üzerinde elbette güçsüz ve idealsiz bir Türk görüntüsü oluşturmuştur. Osmanoğulları beylik sınırlarını devamlı Bizans üzerine hamleler yaparak genişletmiş tabi bu arada da Türk beylikleri ile gerek akrabalık bağları tesis etmek suretiyle gerek savaş yoluyla temas halinde olmuş ve topraklarını genişletmiştir. Osmanlı Devleti, Anadolu Türk Siyasi Birliğini sağladıktan sonra bütün bu beylikleri Devlet-i Ali’nin potasında eritmiş ve muhteşem bir imparatorluğun yolunu açmıştır. Görüyorsunuz ki, her başarılı işin ardında muhakkak birlik ve beraberlik vardır. Yakın tarihimize geldiğimizde işte o Osmanlı Devleti’nin yıkılışına tanıklık ediyoruz. Neden yıkıldı? Elbette bu sorunun cevabı bu zemine yetmez. Fakat içtimai ve siyasi dağınıklık, milli duygularda ki coşkunluğun azalması, ilim ve fende batının gerisinde kalınması, devlet işlerinde ki kokuşmuşluk, halk ile aydınlar arasında ki kopukluk ve Türk milletine mensup olmanın şuurunda ki zayıflık devleti yıkımın eşiğine getirmiştir. Ne var ki, Osmanlı Devletinin en güçlü olduğu 16.yüzyılda onunla birlikte dünya üzerinde Altınordu, Babür, Memlük Devleti ve Safevi Devleti gibi yine Türk menşeli devletler varken Osmanlının yıkıldığı tarihte dünya üzerinde bu Türk devletlerinden eser kalmamış, Osmanlı Devleti Türklerin son kalesi olarak ayakta durabilmeyi başarmıştır. İşte bu yıkılan devletlerin ardında bıraktığı insan kitleleri aslen Türk oldukları halde birileri bunlara sen Tatarsın, Kazaksın, Kırgızsın, Özbeksin demiş ve bu alt kimlikleri üst kimlik olan Türklüğün yerine yerleştirmiştir. Özellikle Rusya ve Çin’in asimilasyon politikaları Orta Asya Türklüğünün üzerinden geçmiş zamanında Gökbörülerin, Uluğ Türklerin at koşturduğu topraklar esaretin altında inim inim inlemiştir. Osmanlı devleti ise Anadolu’da başlayan yeniden diriliş ve kurtuluş hamlesiyle Türkiye Cumhuriyetine yerini devretmiş Anadolu Türk Siyasi Birliği yeniden sağlanmıştır. Fakat esir Türkler hepinizin bildiği üzere 1991 yılına kadar Türkçülerin, Türk milliyetçilerinin asıl meselesi olmuş ve “Turan” kimisine göre ütopik bir hayal kimisine göre yüce bir ideal olarak gönüllere yerleşmiştir.

Değerli Okurlar,

Osmanlı Devleti yıkılmadan önce Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık gibi her fikre sarılmış fakat devleti bu fikirlerle kurtarmaya muvaffak olamamıştır. Devir artık milletler devri olmuştur. Milliyetçilik ise bu devrin en güçlü silahı haline gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti devleti Türk milliyetçilerinin, devrin ülkücülerinin kurduğu bir devlettir. Milliyetçilik esasına göre kurulmuştur. Bu devlet elbette kendisi gibi Türk olan fakat Anadolu dışında kalan her Türk’ün acısı ile dertlenecek, sevinci ile mutlu olacak bir anlayışa sahiptir. Fakat ülkemize egemen olan siyasi hava dış Türkler meselesini dava edinen Türkçüleri hedef tahtasına oturtmuş, ağır bedelleri ödetmiş, zindanlara atmış ve tabutluklarda işkencelere maruz bırakmıştır. Fakat Türk Birliği davası gönüllere yerleşmiş bu yüce ülkü silinememiş aksine daha da güç bularak büyümüş ve en muteber siyasi hedeflerden biri haline gelmiştir. Zamanında bir avuç idealistin savunduğu Türkçülük davası 1991 yılında Türki Cumhuriyetlerin istiklaline kavuşmasıyla uzak hedef, ütopik hayal olmaktan çıkmış en gerçekçi uzmanların dahi yeni stratejik hedef olarak ağızlarına pelesenk olmuştur. Ne yazık ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Sovyetler sonrası bu oluşuma yatırım yapmadığı için bizler Türki Cumhuriyetlere elimizi uzatmakta geciktik. Onlarda yıllarca kendilerini Türk olarak değil de Kazak, Kırgız, Özbek zannettikleri için ciddi bir dezenformasyona sahiptiler. Sonrasında ilişkiler gelişmeye başladı ise de  bölgede Rus etkisi devam etmiş Türkiye gerekli hamleleri yapmakta ya gecikmiş ya da zorlanmıştır. Bugüne geldiğimizde artık Türk Keneşi( Konseyi) adı altında ortak bir çatımız ve kültürel birlikteliğimiz var. Onlarda üst kimliklerinin Türklük olduğunu kabul eder hale geldiler ve tarihlerinin derinliğini keşfetmeye başladılar. Her açıdan güçlü bir Türk dünyası profili yeni dünya düzeninde yerini alır hale geldi. Bugün ülkemizi kıskacı altına almaya çalışan emperyalist saldırılara karşı İslam coğrafyasının ne denli gaflet içinde olduğunu söylememize gerek yoktur sanırım. Her musibetin altından ya BAE, ya Suudi Arabistan çıkmakta bölge adeta cadı kazanını andırmaktadır. Bizler elbette her şeye rağmen İslam kardeşlerimizi mevcut yönetimlerden ayrı tutarak meseleye yaklaşacağız. Fakat önemli konularda Türk Keneşinin bir ve beraber tavrı net olarak göstermektedir önceliğimiz İslam Birliği değil Türk Birliği olmalıdır…

Tarih bizi çağırmaktadır.

20-05-2021 Turgutlu/MANİSA

yavuztemel@windowslive.com

Facebook : @yavuztemeltr

İnstegram: @yavuztemeltr

Tweter : @yavuztemeltr

Devamını Oku

DAVA BİR, YOL BİR, ÜLKÜ BİR

DAVA BİR, YOL BİR, ÜLKÜ BİR
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Kıymetli Okurlar,

Her birerimizin bildiği, inandığı, hayatını vakfettiği bir yolu, amacı ve hedefi vardır. Bizler bu hedefler uğruna yaşar, koşar ve mücadele ederiz. Fakat bu yol, dava ve hedef özellikle ifade etmeliyim ki genel çerçeveden bakacak olursak ‘’ Bir’’ dir. Tarih boyunca, İslam’dan evvel Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresine inanan Türkler, çeşitli adlar ve bayraklar altında toplanmış, devletleşmiş ve hedeflerine dair kutlu bir mücadele içerisine girmişlerdir. Türkler, İslam olduktan sonra davaları ‘’ İlayi Kelimetullah ‘’ adını almış, yine farklı namlar ve isimler ile devletler kurmuş ve Rızay-ı İlahi için milletlerarası arenada saf tutmuşlardır. Anadolu Türk Siyasi Birliğini, Osmanlı Devleti sağlamış ve bu birlik sayesinde üç kıtada, eşsiz ve engin coğrafyalarda Türk milleti hükümran olmuştur. Bakın altını önemle çizmem gerekiyor ki, bu muvaffakiyet içeride ki birliğin sağlanması ile mümkün olmuştur. Aynı şekilde ayrılık ve iftirak batağına saplanarak Balkan Harbinde mahvolan ordularımız, Birinci Cihan Harbine yeknesak bir vücut ve ruhla girmiş ve tarihimize altın harflerle yazılan Çanakkale ve Kut’ülAmare zaferlerini meydana getirmiştir. Aynı şekilde Milli Mücadele ve İstiklal Harbimizde devletiyle ve milletiyle birlik ve beraberliğin temini sayesinde gerçekleşmiştir. Bu tarihi örneklerle bugüne gelmek istiyorum. Hepimizin millet ve memleket meselelerinde farklı tonlarda, renklerde, çizgilerde hissiyatımız ve fikriyatımız mevcuttur. Hepimizin siyasi bir tavrı, dünyevi bir görüşü ve inanç değerleri vardır. Bunlar birbirinden farklı olsa da, millet, devlet ve memleket meselesi mevzu bahis olduğunda her bireri kıymetini kaybeder ve güçlü bir birlik ve vahdete dönüşür. Tıpkı yukarıda serdettiğim tarihi hadiselerde olduğu gibi…

Kıymetli Dostlar, ben Ülkücü kökenli, bir başka arkadaşım Alperen Ocaklı, diğeri Türk Ocaklı yada Milli Görüş geçmişli olabiliriz. Bu farklılıklar bizi birbirimize düşman yapmaz, yapmamalıdır. Hayırda yarışmak misali, hepimiz bu ülkenin yarınlarına dair koşturmalı, mücadelemizi vermeliyiz. Farklılıklarımızın özde değil, kabukta olduğunun bilincinde olarak özellikle milli meselelerde aynı safta şeksiz ve şüphesiz birlikte bulunabilmeliyiz. İçeride birliğini ve bütünlüğünü sağlayamayan milletlerin dış siyasette ister diplomatik saha da olsun ister cephe de savaş halinde olsun başarı kazanmaları mümkün değildir. Bizim çizgimiz Merhum Başbuğumuz Alparslan Türkeş’in çizgisidir. Bizim çizgimiz Merhum Yol başçımız Muhsin Yazıcıoğlu’nun çizgisidir. Fakat, dediğim gibi millet ve memleket derdiyle yanan her camia ve topluluğu da aynı şekilde hürmetle ve tazimle yad ederim. Bundan asla gocunmam. Yine şunu ifade etmek isterim ki, tarihi şahsiyetler üzerinden kurgulanan bölünme ve ayrılıklara asla tahammül göstermememiz gerekmektedir. Abdülhamit Han’da bizimdir. Enver Paşa’da bizimdir. Atatürk’te bizimdir. Biz tarihimizi bir ve bütün olarak ele alıyor ve öyle okuyoruz. Birileri buralardan fitne ve fesat tohumları ekerek milletimizi birbirine hasım hale getirmenin planlarını yapmaktadır. Buna fırsat vermemeliyiz. Elbette tarih kendi akışı içinde, yerine ve zamanına göre tartışılmalı, konuşulmalı fakat tarihçilik maskesi ile milletimizin müşterek hassasiyetlerinin altına dinamit koyanlara da asla prim verilmemelidir.

Sözün özüne gelirsek dostlar, davamız birdir. Biz ülkemizi Lider Ülke Türkiye yapmanın idealini bayraklaştırmalıyız. Bu minval üzere nefes almalı, koşturmalı, mücadele etmeliyiz. Hedefe farklı metotlar ile ulaşılacağını düşünenlerin hedefteki birlikten sapmadan, kendi düşüncelerini putlaştırmadan, bir başkasına kör kesilmeden hareket etmesi elzemdir. Sadece ben anlayışı asla doğru değildir. Biz demeli, biz olarak bakmalı, biz olarak hedefe kilitlenmeliyiz. Dünya siyasi tarihinde bir araya gelmeyen zıt kutuplar mevzu Türk Devleti ve milleti olunca nasıl bir araya geliyorsa, bizlerde mevzu Türk Devleti ve milleti olduğu sürece ayrılıkları bir kenara bırakabilmeli, farklılıkları değil, müştereklerimizi ön plana çıkarabilmeli ve cephe hattını tahkim edebilmeliyiz. Yarınlar güzel ülkemiz için daha aydınlık ve müreffeh olsun istiyorsak bu birlik ve beraberliğe muhtacız.

Hepinizi en kalbi duygularımla selamlıyorum.

Yaşasın İttihat…

Yaşasın Terakki…

01.05.2021 Yunusemre / MANİSA

yavuztemel@windowslive.com

Facebook : @yavuztemeltr

İnstagram: @yavuztemeltr

Twitter :      @yavuztemeltr

Devamını Oku

ENVER PAŞA VE LİBYA ÜZERİNE

ENVER PAŞA VE LİBYA ÜZERİNE
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Libya özellikle son zamanlarda ülkemizin çok yakından izlediği ve adından söz edilen ülkelerden biridir. Kimileri Türk tarihini sadece 1923 Cumhuriyet Türkiye’sinden bu yana kabul ettikleri ve öyle sandıkları için Libya ve diğer gönül coğrafyamızda ki ülkelere karşı bigâne bir tutum içine girselerde, Libya’nın kaderi ile Türkiye’nin kaderi hiçbir zaman birbirinden ayrı tutulmadı. Libya Osmanlı idaresine girdiği andan elimizden çıktığı elimizden çıktığı 1912 kadar Osmanlı idarecileri tarafından yönetildi. Nitekim, Libya’nın elimizden çıkışı da, Ortadoğu ve Hicaz’da ki gibi Arap isyanlarının neticesi gibi değil, İtalya’nın Libya’ya askeri işgali neticesinde olmuştur. İttihat Terakki iktidarının Libya’da ki yerel halkı silahlandırıp kendisine karşı tahrik ettiğini iddia eden İtalya bu durumu bahane ederek Trablus ve Bingazi şehirlerinin kendisine terk edilmesini Osmanlı’dan talep etmiştir. Osmanlı ise bu talebe ancak protesto ile karşılık verebilmiştir. Çünkü devlet zayıflamış ve savaşacak bir gücü kendisinde görememektedir. Fakat Libya’dan da vazgeçmeye niyetleri yoktur. Gizli yollarla Türk subaylarını Libya’ya gönüllülük esasına göre gönderilmesi kararlaştırılır. Bu gönüllüler arasında kimler yoktur ki, Enver Paşa, Hafız Hakkı Paşa, Fethi Bey ve daha sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olacak fakat o yıllarda genç bir subay olan Mustafa Kemal Paşa’da aynı saiklerle Libya’ya doğru harekete geçmişlerdi. Burada şunu ifade etmek istiyorum. Bugün Libya meselesi gündeme geldiğinde banane Libya’dan bize ne Suriye’den şeklinde cümleler kuran ve Türkiye’yi Anadolu kıtasına hapsetmek suretiyle etliye sütlüye karışmayan bir ülke olarak tasavvur edenler bilsinler ki, bu ülkenin banisi ve büyük kumandanı Gazi Mustafa Kemal Paşa dahi o süreçte Libya için mücadele etmiş ölümleri göze almış, İtalyanları kıyı şeridinden içeri adım attırmamak başarısında pay sahibi olmuştur. Konumuz başlığında görüldüğü gibi Enver Paşa bu sürecin öncülerinden biridir. Özellikle İtalyan saldırısı karşısında Libya’da ki yerel güçleri milli bir güç haline getirmesi, aşiretleri aynı milli ülkü ve duygu etrafında birleştirmesi Enver Paşa başta olmak üzere Türk subaylarının büyük bir başarıdır. Kalplerinde vatan aşkı ve sevdası olan bu idealist subaylar Libya topraklarının bir karışını dahi İtalyanlara feda etmemeye hazırdırlar. Özellikle bölgede ki Sünusilerle irtibata geçen Enver Paşa, onları İtalyan işgaline karşı örgütlemiştir. Devletin direkt olarak İtalya’ya karşı pozisyon alamaması ve bazı Türk subaylar eliyle gizlice direnişi örgütlemesi bu yolla olmuştur. Nitekim İtalyanlara karşı başlayan mukavemet ve müdafaa sonra ki yıllarda bütün bölgeyi içine alacak bir direnişe dönüşecektir. Türkiye, Libya’dan kolay vazgeçmemiştir. Hatta İtalyanların başarısızlığı her an pes etmeleri ile sonuçlanacakken Balkan Savaşının patlak vermesi ve Trablusgarp hattında bulunan subayların zaman içinde Balkan cephesine çağrılması, direnişin zayıflatmış ve Osmanlı ile İtalya arasında Uşi Anlaşması imzalanarak bölge elimizden çıkmıştır. Fakat Libyalı dostlarımız ile münasebetlerimiz hiçbir zaman inkıtaa uğramamıştır. Şeyh Sünusi daha sonra Millî Mücadele sürecinde karşımıza çıkacak ve Milli Mücadelenin içerisinde bulunmanın her Müslümana farz olduğunu ilan ederek kırılmak istenen milli ruha hayat verecektir. Bugün Libya bize ne kadar yakın? Libya da bizim ne işimiz var? Şeklinde sorularla akılları bulandırmaya çalışanlara şunu söylemek istiyorum. Vatan dediğimiz coğrafya Edirne’den Kars’a toprak parçası değildir. Manisa ne kadar Türk ise Halep o kadar Türk değil midir? Halep’i yok mu sayacağız? Trablusgarp, Bingazi gibi Libya şehirleri Türk vatanın birer parçası değil midir? Orada Türkler meskun değil miydi? Eski Ulusal Hükumet Başkanı Serrac’ın aslen Manisa’lı olduğunu haberlerde okuduğunuzda ne hissettiniz? Türkler dünyanın dört bir yanına yayılmış ve milli varlıklarını muhafaza etmiş nadir milletlerdendir. Bizim olmadığımız yer yoktur. Bayrağımızın dalgalanmadığı yerlerde bile biz Türk olarak izzet ve ihtiram görürken bayrağımızın asırlar boyunca dalgalandığı Libya’da niye isbat-ı vücut etmeyeceğiz? Orada nice Türk aşiretleri var. Önümüzde ki yıllarda bizlerde Libya üzerinden bir takım girişimlerde bulunacağız. Oralarda olmak zorundayız. Biz evinin içine kapanıp dış dünya ile özellikle gönül coğrafyamız ile ilişkisini koparan bir millet olamayız. Amacımız Osmanlı’yı diriltmek değil, gayemiz Türkiye’yi büyütmek ve geliştirmektir. Bunun için gerekirse Enverce ileriye atılırız, Allah, Vatan, Namus ve İttihat diyerek bizi bekleyen, yolumuzu gözleyen nice mazlumlara yar oluruz, yaren oluruz. Köroğlu aşiretinin beylerine selam olsun. Libya’daki Türk dostu Müslüman kardeşlerimize selam olsun. Allah Türk’ü korusun. Ramazan-ı Şerifiniz mübarek olsun.

18-04-2021 Yunusemre/MANİSA

yavuztemel@windowslive.com

Facebook : @yavuztemeltr

İnstegram: @yavuztemeltr

Tweter      : @yavuztemeltr

Devamını Oku

TÜRKMENELİ

TÜRKMENELİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkmeneli bölgesi bugün Irak’ın kuzeyinden Suriye’nin kuzeyine doğru uzanan kadim topraklardır. İçerisinde Musul, Kerkük gibi kritik önemi haiz şehirler bulunmaktadır. Kerkük, Türkmenlerin başkenti olarak kabul ettikleri kültür ve tarihi bir şehirdir. Bundan yüz, yüz on yıl önce bizim olan toprakların bugün çeşitli nedenlerle bizden koparılması yüreğimize ağırlık veren, bölgeye olan hassasiyetimizi artıran ana etkendir. Dile kolay Anadolu’dan daha önce Türk milleti ile tanışmış bu topraklarda nice Türk devletleri kurulmuş asırlar boyunca bayrakları göğe uzanmış, kimlikleri toprağa kazınmıştır. Biz milletçe biraz unutmaya mütemayiliz. Kerkük, Musul daha önce tarihte hiç olmayan nevzuhur bir devletin içinde kalırken bizden koparıldı. Bu ayrılık elbette kolay olmadı. Geride ciddi bir Türkmen varlığı bıraktık. Takribi 3,5-4 milyon soydaşımız Irak ve Suriye hattında candan aziz bildikleri devletlerinden ayrı yine candan aziz bildikleri vatanlarında yaşamaya devam ettiler. Hala da varlık mücadelesi vermektedirler. İki yıl önce bölgeye yaptığım ziyaretlerde bizzat gözlemlediğim çok çarpıcı hakikatler bana bu satırları yazdırmaktadır. Bizler Türk milletinin Anadolu’daki evlatları olarak gerçekten çok şanslıyız. Bizlere müstakil bir vatan bırakan, bağımsız ve egemen bir devlet bırakan ceddimiz sayesinde gerek kimliğimizin gerek inancımızın gereklerini savunuyor, işliyor, geliştiriyor, yaşatıyoruz. Fakat Irak’ta , Suriye’de Türkmen kardeşlerimizin Türk kimlikleri ile birlikte ülkelerinin geleceklerine dair söz söyleme azimleri, kararlılıkları gerek bölgesel sözde yönetimler, gerek merkezi hükumet ve gerekse emperyalist devletlerin plan ve projelerinde maalesef yer almamakta, istenen seviyede temsil ve teslim edilmemektedir.

Değerli Okurlar, Irak ve Suriye’de ki Türkmen kardeşlerimizin dünyanın diğer bölgelerinde kalan ve varlıklarını devam ettiren soydaşlarımızdan farkı yoktur. Bizim için Makedonya’da, Yunanistan’da, Kosova’da, Kırım’da, Libya’da, Afganistan’da, Güney Azerbaycan’da, Kıbrıs’ta, Kafkasya’da yaşayan ve milli varlıklarını yaşatmaya çalışan soydaşlarımız ne ise Irak ve Suriye’de varlık mücadelesi veren soydaşlarımızda odur. Farkı yoktur. Olmamalıdır. Kelime anlamı olarak ‘’ Uzak ‘’ demek olan “Irak” kelimesi bize aslında en yakın bölgelerden biridir. Fakat biz adı gibi gönlümüze uzak eylemişiz Türkmen soydaşlarımızı… En büyük hatalarımızdan biri de bölge insanına mezhep temelli bir yaklaşım içerisinde olmamızdır. Anadolu Türk’ünün, İslam’ı yaşayışı ile bölgedeki soydaşlarımızın İslam’ı anlayışı ve yaşayışı arasında fark yoktur. Esas olan asırlardır yaptığımız kader ortaklığıdır. İmparatorluğun ileri karakolları olan bu topraklar ceddimiz Yavuz Sultan Selim Han’ın yerleştirdiği ve tıpkı Uhud Savaşında ki okçular tepesindeki okçular gibi Türkmen kardeşlerimize emanet edilmiştir. Devletimiz bu bölgeden bayrağını çekip, sınır Hakkari’den Hatay koridoruna alınınca Türkmen kardeşlerimizde devlet neredeyse biz oradayız dememişler, vatan topraklarının kendilerine ait olduğunun şuuruyla asırlık nöbetlerine başlamışlardır. Bugün bizzat ziyaret edip temaslarda bulunduğum bu kadim topraklarda birçok STK Türk kimliğinin yaşatılması için soydaşlarımıza destek vermektedir. Irak’ta bizzat ziyaret ettiğim Irak Türkmen Cephesi, hem siyasi hem kültürel mücadelenin ön saflarında bulunmaktadır. Bende bu yazımla asil türk milletimizi bölgeye dair dikkat kesilmeye davet ediyorum. Irak bize uzak değil, Irak bize candan yakındır. Suriye bize uzak değil, Suriye bize candan yakındır. Libya, Tunus, Afganistan, Kafkasya buralarda insanlar hala bizim türkülerimizi dinlemekte ve bizim rüyalarımızla uyumaktadır. İstirham ediyorum bu bilinç ile meseleye bakalım. Son söz olarak ifade etmek isterim ki, Türkiye, Türkiye’den büyüktür.  

                                                                                                                                    

                                                                                                                              

Devamını Oku