Ana Sayfa Arama Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Turgay Delibalta
Turgay Delibalta

Ücretlerin Asgarileştirilmesi: İtirazın Normalleşmeye Dönüşümü

Asgari ücret, taban olmaktan çıkıp ücret belirlemenin referansına dönüştükçe ücret skalası daralıyor; çalışan önce itiraz ediyor, ardından borç, işsizlik riski ve “normalin” yeniden tanımlanmasıyla düşük ücrete uyum sağlıyor. En düşük emekli aylığının 20.000 TL’ye sabitlenmesi ise geleceğe ilişkin beklentileri aşağı çeken yeni bir çıpa işlevi görüyor.

Türkiye’de ücret rejimi, yalnızca “asgari ücretin düzeyi” tartışmasıyla açıklanamayacak kadar yapısal bir dönüşüm içindedir. Asgari ücret, hukuki olarak taban ücret olmakla birlikte, pratikte ücret belirlemenin referans noktasına dönüşmekte; ücret skalasını yukarı doğru genişletmek yerine çoğu zaman “asgari etrafında sıkıştıran” bir işlev görmektedir. Bu sıkıştırma, emek piyasasında bir maliyet yönetimi tekniği olduğu kadar, davranışsal ve toplumsal düzeyde uyum üreten bir süreçtir.

Asgari ücret artışlarının piyasanın geri kalanına nasıl yansıdığı kritik bir göstergedir. Asgari ücretin özel sektörde ücret artışlarında “kıstas” işlevi görmesi, tabanın yalnızca taban olarak kalmaması; ücret belirleme dilini de biçimlendirmesi anlamına gelir. Ücretli çalışan sayısının büyüklüğü dikkate alındığında, asgari ücretin ücret yapısındaki belirleyiciliği arttıkça etkilenen nüfus da genişlemektedir. Bu çerçevede asgari ücretin çevresinde yoğunlaşma olgusu, ücret dağılımının yukarıdan genişlememesiyle ilişkilidir. Asgari ücret artışlarının üst gelir dilimlerine oransal ve kalıcı biçimde yansımadığı koşullarda ücret skalası “açılmaz”; aksine çalışanların daha geniş bir bölümü asgari ücrete ya da ona çok yakın bantlara yığılır. Böylece asgari ücret fiilen “en düşük ücret” olmaktan uzaklaşır; “yaygın ücret” niteliği kazanır.

Düşük ücrete itirazın zamanla sönümlenmesi, basit bir “alışma” meselesi değildir; ekonomik baskıların, kurumsal zayıflıkların ve psikolojik uyum mekanizmalarının birlikte ürettiği bir davranış kalıbıdır. Bu süreci açıklamak için üç mekanizma öne çıkar. Birincisi, referans bağımlılığı ve kayıptan kaçınmadır. Davranışsal iktisat, bireylerin ücret düzeyini mutlak bir ölçüyle değil, bir referans noktasına göre değerlendirdiğini ve kayıpların psikolojik ağırlığının kazançlara kıyasla daha güçlü olabildiğini ortaya koyar. Emek piyasasına tercümesi şudur: Çalışan, başlangıçta “hak ettiğim ücret” referansıyla itiraz eder; ancak kira, borç ve geçim maliyetleri altında hedef hızla “gelirin tamamen kaybını önlemek”e döner. Böylece ücret düzeyi tartışması, işsizlik ve gelir kaybı korkusunun gölgesinde kalır.

İkincisi, adaptasyon (uyum) ve referans noktasının kaymasıdır. Uyum teorileri, insanların yeni koşulları zamanla “normal” olarak içselleştirebildiğini; bu süreçte değerlendirme ölçütlerinin güncellendiğini vurgular. Düşük ücret rejiminde “normal” yeniden tanımlanır: Başta “geçinilmez” görülen ücret, bir süre sonra “piyasanın gerçeği” gibi algılanmaya başlar. Burada oluşan şey, bilinçli bir onaydan çok beklentilerin aşağı yönlü revizyonudur.

Üçüncüsü, öğrenilmiş çaresizlik ve kontrol algısının zedelenmesidir. Tekrarlanan biçimde “çaba-sonuç” bağının kurulamaması, bireyde kontrol algısını aşındırabilir. Ücret müzakerelerinde de benzer bir süreç işler: İtirazların sistematik biçimde karşılık bulmaması, örgütsüzlük, işsizlik tehdidi ve kurumsal kanalların etkisizliği, “Ne yapsam değişmiyor” duygusunu büyütür. Sonuç, razı oluş değil; itiraz kapasitesinin ve pazarlık gücünün aşınmasıdır.

Emeklilik, çalışan için yalnızca bir sosyal güvenlik başlığı değil; aynı zamanda geleceğe ilişkin beklentiyi belirleyen bir “çıpa”dır. En düşük emekli aylığının 20.000 TL düzeyine taşınması, tek başına “yüksek/düşük” tartışmasının ötesinde, emekliliğin bir refah güvencesi olmaktan uzaklaşıp asgari hayatta kalma bandına sabitlenmesi riskini gündeme getirir. Emeklilik çıpası aşağıda kurulduğunda, çalışan bugünkü ücret pazarlığında da daha düşük hedeflere sıkışabilir; ücret tartışması “hak edilen” düzeyden “hiç olmamasındansa iyidir” düzeyine çekilir. Böylece ücretlerin asgarileşmesi ile sosyal korumanın asgarileşmesi birbirini besleyen bir döngüye dönüşür.

Sonuç olarak ücretlerin asgarileştirilmesi, yalnızca gelir düzeyinin düşmesi değildir; referans noktalarının aşağı çekilmesi, itirazın maliyetinin yükselmesi ve uzun vadeli beklentilerin daraltılmasıdır. Bu nedenle mesele, asgari ücrete yapılan artışların düzeyinden ibaret değildir. Ücret rejimi, pazarlık gücü ve sosyal koruma mimarisi birlikte ele alınmadıkça, asgari ücretin fiilen “yaygın ücret”e, emekliliğin ise “asgari geçim bandı”na sıkışma eğilimi güçlenebilir.

Kaynakça: TÜİK, Ücretli Çalışan İstatistikleri (çeşitli bültenler); Kahneman & Tversky, Beklenti Teorisi literatürü; Helson, Adaptation-Level Theory (1964); Seligman ve öğrenilmiş çaresizlik çalışmaları (1970’ler); Reuters ve Euronews (asgari ücret ve en düşük emekli aylığına ilişkin haberler).

 

 

Bu haber 73 kez okundu.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER