Ana Sayfa Arama Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Turgay Delibalta
Turgay Delibalta

Sokağın Devleti, Sarayın Devleti, Ulusun Devleti

Devlet deyince çoğumuzun gözünde hemen bayrak, parlamento, başkan, meclis görüntüleri belirir. Oysa insanlık tarihine biraz geriden bakınca devletin hiç de bugünkü gibi başlamadığını görürüz. Aslında mesele basit bir soruda düğümlenir: “Biz kimiz ve bizi kim yönetiyor”

Bu soruya verilen üç farklı cevap, üç farklı siyasal düzen yaratır: kabile devleti, oligarşik devlet ve ULUS devleti.

Kabile devleti dediğimiz yapı, “Biz akrabayız” cevabının ürünüdür. Henüz modern şehirler, çizilmiş sınırlar, nüfus cüzdanları yoktur. İnsanlar küçük topluluklar halinde yaşar. Sizi koruyan şey ne polis ne de yazılı yasadır, sizi koruyan “bizden olanlar”dır. Kabileler böyle doğar. Aynı atadan geldiklerine inanırlar, kan bağı etrafında birleşirler, otorite çoğu zaman şefin, reisin ya da yaşlıların elindedir. Hukuk dediğimiz şey kalın bir kanun kitabı değil, örf, adet ve sözlü gelenektir. Toprak da bugünkü gibi haritalarla çizilmiş bir alan değil, “bizim dolaştığımız, avlandığımız, yaşadığımız yerler”dir. Modern dünyanın içinde bile mahalle kültürüne, “bizimkiler ve onlar” ayrımına, akraba kayırmacılığına baktığınızda bu eski kabile mantığının izlerini rahatlıkla görebilirsiniz. Bugün ırkçılık dediğimiz olgu da çoğu zaman bu kabileci zihniyetin modern bir kılığa bürünmüş halidir.

Zamanla toplumlar büyür, zenginlik farklılaşır, ticaret gelişir, topraklar genişler. Bu noktada karşımıza oligarşik devlet çıkar. Oligarşi basitçe azınlığın yönetimi demektir. Kitleler artmış, işler karmaşıklaşmıştır ama iktidar hâlâ herkesin değildir. Devlet kâğıt üzerinde bütün halkın olsa da pratikte bir zümrenin elindedir. Kimi yerlerde soylu aileler, kimi yerlerde büyük toprak sahipleri, kimi yerlerde zengin tüccarlar, kimi yerlerde orduyu tutanlar, kimi yerlerde ise “devrimi biz yaptık” diyen öncü kadrolar ipleri elinde tutar. Sandık ve seçim vardır ama gerçek kararlar çoğu zaman kapalı kapılar ardında alınır. Halkın katılımı sınırlı ve semboliktir, devlet sarayın, kulisin, küçük çevrelerin devleti gibi çalışır.

Derken sahneye yeni bir fikir çıkar. Bu fikir ULUS fikridir. Özellikle Avrupa’da krallıkların güçlenmesi, feodal beylerin gerilemesi, ticaretin ve şehirlerin yükselişi, matbaanın yayılması, ortak dillerin güçlenmesi ve Aydınlanma düşüncesi ile birlikte insanlar şunu söylemeye başlar: “Biz sadece akraba değiliz, sadece aynı sınıftan da değiliz, aynı dili konuşuyoruz, aynı tarihi ve kaderi paylaşıyoruz, o halde biz bir ULUSuz.” ULUS devleti de tam bu cümlenin etrafında şekillenir.

Kabile devletinde birlik kan bağına dayanırken, oligarşik devlette birlik bir zümrenin çıkarları etrafında kurulur. ULUS devleti ise daha geniş, soyut ve kapsayıcı bir “biz” inşa etmeye çalışır. Artık “Biz kimiz” sorusunun cevabı “Biz aynı ULUSun vatandaşlarıyız” olur. Bu yüzden ULUS devleti belirli sınırlarla çevrili bir toprak üzerinde egemenlik iddia eder. Egemenliğin sahibi bir hanedan ya da dar bir çevre değil, teoride ULUStur. Vatandaşlık denen şey ortaya çıkar, devlete kan bağıyla değil, hukuki statünüzle bağlanırsınız. Okul, askerlik, vergi sistemi, resmî dil, ULUS tarihi, bayrak, marş gibi araçlarla o ortak aidiyet duygusu beslenir. Mezhepçilik de benzer biçimde dini aidiyeti akrabalık gibi dar bir kimliğe indirger ve ortak ULUS bilincini zedeler.

Kâğıt üzerinde bakınca ULUS devleti sokağın devleti ile sarayın devleti arasında bir denge vaadi taşır. Ne tamamen halkın elinde ne de tamamen bir zümrenin elinde bir iktidar tasviri sunar. İdeal olan herkesin eşit vatandaş olduğu, devletin tüm ULUS için çalıştığı bir düzendir.

Peki eski olan gerçekten biter mi. Bugünün dünyasında aşiretçilik, hemşericilik, akrabacılık hâlâ siyaset üzerinde etkiliyse kabile devletinin zihniyeti ölmemiş demektir. Ekonomik ve siyasi gücün küçük ellerde toplanması, “elitler demokrasisi”, “derin devlet”, “kurumsal oligarşi” gibi tartışmalar gündemden düşmüyorsa oligarşinin de gayet sağlıklı olduğunu kabul etmek gerekir. ULUS devleti aslında eski iki biçimi tamamen sona erdirmemiş, sadece onların üzerine yeni bir hikâye yazmıştır. Bu hikâyenin ana cümlesi “Bu devlet hepimizin, hepimiz vatandaşız, eşitiz”dir.

Gerçek hayata baktığımızda ise çoğu zaman üç farklı çağın gölgesini bir arada görürüz. Bir yanda “Benim akrabam işe girsin” diyen kabile refleksi, bir yanda “Bizim çevre halleder merak etme” diyen oligarşik refleks, diğer yanda “Devlet bizim devletimiz” diyen ULUS söylemi aynı ülkede yan yana durur. Yani tabelada ULUS devleti yazsa bile içeride kabile bağları ve oligarşik klikler çoğu zaman ipleri bırakmak istemez.

Bu yüzden devlet tartışması sadece tarih merakı değildir. Her gün oy kullanırken, bir işe girerken, adalet ararken, liyakat beklerken aslında aynı soruyla yüzleşiriz. “Ben bu devlette gerçekten eşit bir vatandaş mıyım, yoksa bizden olmayanlardan biri miyim, yoksa sadece seyirci miyim” Verdiğimiz cevaplar hangi yüzyılda yaşadığımızı değil, hangi zihniyette takılı kaldığımızı gösterir.

Turgay DELİBALTA

Bu haber 197 kez okundu.

YORUMLAR

2 adet yorum var

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER