RENKLER

Hayatı  ‘’ Der Hımmel Über BERLİN’’ filmindeki melekler gibi siyah beyaz yaşasaydık,  şarkılarda ve şiirlerde ‘’mavi’’ hiç var olmayacaktı. Okyanuslarda katman katman mavilik hayaletler gibi kıyıya vuracaktı. Vadiler, ormanlar, tarlalar güneş ışığında nasıl renk değiştirecekti hiç bilemeyecektik.

Yaşadığımız yerde, yöremizde, ülkemizde ya da kıtanın diğer ucunda, uzak diyarlarda neresi olduğu fark etmez; ağaçlar, bitkiler, toprak, su, hava, hepsinin damarları dünya için kan pompalıyor, bizlerse bu damarları tıkamakla yükümlüymüşüz gibi margarin görevi görüyoruz.  Yeryüzü öyle bir halka ki, Kuzey’ de düşen buz parçası, burada bizim ayağımızı incitiyor!   Artık mevsimlerin yer değiştirdiğini görebiliyoruz. Kimimiz gerçekten umursuyor, kimimiz hala farkında değil, ben nasılsa öleceğim, o günleri göremeyeceğim diye içi rahat. Sanki yaşamak,  sadece işe gidip gelmekte, günün sonunda evin kapısından içeri girmekle sınırlı. Kapılar kapandığında, ardında neler olup bittiğinin bir önemi yok. Diğer yandan öyle olduğunu bir düşünelim;  dünya sadece evinizden ibaret olsun. Kapınız çalıyor ve tanımadığınız insanlar siz içeriye buyur etmeden zorla giriyorlar,  mutfağa ilerleyip,  dolaplarda ne var ne yok hepsini tüketiyorlar, en sevdiğiniz kanepenize kurulup, kumandayı elinizden alıyor, o çok sevdiğiniz dizinizi yarıda bırakıyorlar! Çocuğunuza şiddet uygulayıp, size olmadık şekilde davranıyorlar, telaşla farkına varmadığınız açık kapıdan içeriye daha fazla insan doluşuyor ve karmaşaya sebep oluyor, bütün evi kırıp döküp, yağmalıyorlar. Gücünüz onları durdurmaya yetmiyor, gözünüz yaşlı öylece izliyorsunuz yok olan hayatınızı. Tıpkı ‘’MOTHER’’filminde olduğu gibi. Dünyaya, doğaya nasıl zarar verdiğimizi ‘’ev’’ metaforuyla  daha iyi anlatan bir film olamazdı sanırım.

 Asıl evimiz olan dünyayı umarsızca talan edip, dört duvar haneyi özenle koruyoruz. Çocuklarınıza, torunlarınıza kalsın diye çalışıp dururken asıl mirasın doğa olduğunu unutuyoruz.

Bizler var olan bütün yaşam formları için en büyük tehlikeyiz.

Önümüze çıkan böcek’ ten fil’ e kadar bütün canlıları, türleri o güzelim renkleri yok ediyoruz. Sistemin bize sunduğu konforculuk – tüketim çılgınlığı yüzünden hiçbir şeyi sorgulamadan emir almış android robotlar gibi oradan oraya koşturarak günü kurtarıyoruz. Dünyanın suyu çekilene kadar da, tüketmeye devam edeceğiz maalesef. Gözünüzden sakındığınız bir dediğini iki etmediğiniz çocuklarınıza en iyi eğitimleri verme çabasında olduğunuz bu düzende bir nefes alıp, asıl onlara bu dikkatsizliğiniz yüzünden nasıl korkunç, renksiz bir gelecek bıraktığınızı düşünün. Çünkü gelecek planları eğer nefes alabilirlerse, ağaçlar nefes alabilirse, var olacak.

Doğada vahşi olduğunu düşündüğümüz, bize korkutucu gelen hayvanlar muhteşem sistemleriyle ihtiyaçlarından fazlasını avlanmıyor-tüketmiyorlar.  Ortalama rakamlarla, aslanların ömrü 14,timsahların 30-100 yıl, köpekbalığı 20-30 yıl, bozayı 20-25 yıl. İnsanların ömrü 70 – 85 yıl, o da her şey yolunda giderse,  bıraktığımız hasarlar ise, milyonlarca yıl!

İnsan ruhu doğanın renklerinde huzur buluyorsa, bir dere kenarı, deniz kıyısı nasıl ruhunuzu dinlendiriyorsa, ormanın yeşillikleri aidiyetinizi nasıl hatırlatıyorsa, çöller ve zirveler nasıl özgürlüğü hissettiriyorsa, gerçekten değerini bilmemiz gereken büyülü renklere sahibiz. Onları korumak ve çoğaltmakta ciddi halde sorumluyuz.

Doğa sadece elimize kahvemizi alalım, poz verelim diye var olamaz değil mi, hele ki işiniz bitince çöpünü öylece fırlatın diye hiç değil!

Bu Habere Yorum Yapın