Ana Sayfa Arama Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Turgay Delibalta
Turgay Delibalta

Papalık Ziyaretleri, Kimlik ve Yurttaşlık


Yıllardır aynı şeyleri yazıyorum, bazen kendime bile “Abartıyor muyum” diye soruyorum. Sonra dünyanın hâline, Avrupa’ya, Arap Yarımadası’na, bir de bizim memlekete bakıyorum. “Yok” diyorum, “abartan ben değilim, tablo gerçekten bu kadar koyu.”

Bir zamanlar modern dünyanın büyük iddiası şuydu: Devlet, inançlar karşısında eşit mesafede duracak; yurttaş dediğimiz varlık, etnik kökeni, mezhebi ne olursa olsun aynı haklara sahip olacak. Avrupa’da bu iddia, uzun bir tarihsel kavganın ürünüydü; krallara, imparatorlara, kiliseye karşı verilen mücadelelerin sonunda doğdu. Arap Yarımadası’nda ise daha doğmadan bastırıldı; ulus devletler, hanedanlar ve mezhepler arasında sıkışıp kaldı.

Bugün geldiğimiz noktada, Avrupa’da da, Ortadoğu’da da aynı soruyla yüz yüzeyiz: Devletin temelinde inançtan bağımsız bir hukuk mu olacak, yoksa çoğunluğun kimliği mi?

Avrupa yüzyıllar boyunca din savaşlarının yorgunluğunu taşıdı. Bu yorgunluk, sonunda şu uzlaşmaya dönüştü: Devlet, belli bir inancın devleti olmayacak; hiçbir kilise, kamusal hayat üzerinde tekel kuramayacak. Bu, kâğıt üzerinde hâlâ yürürlükte.

Ama son yıllarda siyasetin diline dikkatle bakınca başka bir tablo görüyoruz. Göç, ekonomik krizler ve güvenlik kaygıları birleşince “Avrupa’nın Hristiyan kökleri”, “Batı medeniyetinin dini temeli” gibi cümleler yeniden sahneye çıktı. Sağ popülist hareketler hem kiliseye daha fazla rol çağrısı yapıyor hem de Müslüman göçmenleri “yabancı unsur” ilan eden bir dil kuruyor.

Bu düzene omurga sağlayan ilke, bir anda “soğuk”, “ruhunu kaybetmiş”, “toplumu köksüzleştiren” bir elit projesi gibi gösterilmeye başlandı. Oysa bu düzenin özü basitti: Devlet, kimsenin imanına karışmaz ama kimsenin imanını da başkasına dayatmasına izin vermez. Bugün tam da bu orta çizgi aşınıyor.

Arap Yarımadası’nda ise hikâye en baştan farklıydı. Burada modern devlet, büyük ölçüde dışarıdan çizilen sınırlar ve hanedan ittifakları üzerinden kuruldu. Hukuk, bürokrasi, kurumlar modernleşti ama meşruiyet kaynağı çoğu yerde dinî söylem ve mezhepsel aidiyet olarak kaldı.

Sonuçta ortaya ne tam anlamıyla seküler bir düzen çıktı ne de tutarlı bir din devlet modeli. Devlet, işine geldiğinde dinî referanslarla konuşuyor; dinî otoriteler, işine geldiğinde iktidarın yanında saf tutuyor. Yurttaş dediğimiz figür ise çoğu zaman ya kabilesi ya mezhebi ya da ailesi üzerinden tanımlanıyor. Haklara sahip birey değil, “şu gruptan, bu cemaatten” insanlardan söz ediyoruz.

Bu zeminde eşit yurttaşlık fikri kök salamıyor. Çünkü herkese aynı mesafede duran, inançlar üstü bir hukuk iddiası zayıf; onun yerine sadakat ilişkileri, himaye ağları ve kimlik temelli ayrıcalıklar öne çıkıyor.

Tam bu noktada ülkemize bakalım. Anayasasında devleti inançlar karşısında tarafsız ilan etmiş ama toplumsal olarak güçlü bir Müslüman çoğunluğa sahip, kendine özgü bir modeliz. Bu melez yapı, bazı anlarda tüm çelişkileriyle ortaya çıkıyor. Papaların Türkiye ziyaretleri o anlardan biri.

Cumhuriyet döneminde dört farklı Papa Türkiye’ye geldi; en çok konuşulanlar 2006’da Benedict On Altıncı’nın, 2014’te de Francis’in ziyaretleriydi. Her iki ziyarette de benzer bir sahne tekrarlandı. Bir yanda Anıtkabir, kurucu liderin huzurunda devletin tarafsızlık iddiası. Diğer yanda cami ve Diyanet buluşmalarıyla dinler arası diyalog vurgusu.

Benedict On Altıncı, 2006’da Türkiye’ye geldiğinde, kısa süre önce yaptığı bir konuşma sebebiyle İslam dünyasında ciddi tepki toplamıştı. Ziyaretine Ankara’da devlet yetkilileriyle görüşerek ve Anıtkabir’e çıkarak başladı. Bu, Cumhuriyet’in inanç karşısında mesafeli duruşuna bir selam sayılabilir.

Ama asıl hafızalara kazınan an, İstanbul’daki Sultanahmet Camii’ndeki sessiz dua sahnesi oldu. Bir yanda Müslüman bir imam, diğer yanda Katolik dünyasının lideri, aynı mekânda, aynı yöne dönmüş, başları öne eğik. Dünya medyası bunu “dinler arası barış”ın fotoğrafı olarak sundu.

Bizde ise o kare farklı okumalara konu oldu. Kimileri için geçmişteki sözleri telafi eden saygılı bir jestti; kimileri içinse, devletin dinle arasındaki mesafesini bulanıklaştıran, iç politikaya da malzeme edilen bir sahne.

Francis’in 2014’teki ziyareti bambaşka bir atmosferde gerçekleşti. Suriye ve Irak’ta savaşın, vahşetin, büyük göç dalgalarının yaşandığı bir dönemdi. Türkiye ise hem bu krizlerin ortasındaydı hem de içeride yeni rejim tartışmaları, saray simgeciliği, kutuplaşma gibi başlıklarla boğuşuyordu.

Francis, Ankara’ya gelir gelmez Anıtkabir’e gitti; ardından Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda yapılan görüşmede eşit yurttaşlık, inanç özgürlüğü ve bölgede akan kanın durması üzerine mesajlar verdi. Sonra Diyanet’e geçti; Mehmet Görmez’le yan yana, din adına işlenen şiddeti eleştiren ve tüm inançların barışa hizmet etmesi gerektiğini vurgulayan bir dil kurdu.

Aynı gün içinde şu üç kareyi gördük. Kurucu lider ve cumhuriyet anıtı. Yeni sarayın iktidar simgesi. Diyanet binasında yan yana oturan iki dinî otorite. Bu üç kare, aslında bizim hikâyemizi özetliyor. Bir yanda inançtan bağımsız bir hukuk düzeni iddiası, bir yanda çoğunluğun inancını temsil eden kurumlar, bir yanda da güçlü, kişiselleşmiş bir siyasal iktidar.

Bu ziyaretler, sadece “dinlerarası diyalog” sahneleri değil. Eğer dikkatle bakarsak, üç önemli gerilimi görünür kılıyorlar.

Birincisi, Avrupa’nın kimlikçi dönüşümü. Ziyaretler, Avrupa’daki “Hristiyan Avrupa” söylemi ile Türkiye’nin Müslüman çoğunluklu ama tarafsızlık iddialı yapısı arasındaki mesafeyi gösteriyor. Papa bir yandan Anadolu topraklarındaki Hristiyan mirasına vurgu yapıyor, diğer yandan barış, diyalog, eşitlik mesajları veriyor. Fakat Avrupa siyasetinde aynı dönem, göçmen karşıtlığının ve İslam korkusunun arttığı dönem. Yani söz ile siyaset arasındaki açı, Türkiye üzerinden de okunabiliyor.

İkincisi, bizde kimlik ve yurttaşlık gerilimi. Her papalık ziyareti, ülkemizdeki Hristiyan azınlıkların, Süryanilerin, Rumların, Ermenilerin görünürlüğünü bir nebze artırıyor. Onların mülkiyet, ibadet, eğitim gibi temel alanlarda yaşadıkları sorunlar, eşit yurttaşlık ilkesinin ne kadar hayata geçip geçmediğini sorgulatıyor. Çoğunluğun inancı, devlet nezdinde “makbul kimlik” hâline geldiğinde, geri kalanlar ister istemez ikinci halkada kalıyor.

Üçüncüsü, devletin inançlar karşısındaki mesafesi. Papa’nın Anıtkabir’den sonra Diyanet’e, devlet zirvesinden sonra camiye gitmesi, bizim melez modelimizin çelişkilerini açığa çıkarıyor. Devlet kendisini bir yandan inançlar üstü ilan ediyor, diğer yandan tüm imkânlarıyla belli bir inancın kurumunu büyütüyor. Bu durumda, din karşısında tarafsız bir kamu düzeni kurmak giderek zorlaşıyor.

Bu yüzden tartışmanın kalbinde şu soru yatıyor: Bu ülke, belli bir inancın devleti mi, yoksa farklı inançlara sahip insanların eşit haklarla yaşadığı ortak bir yurt mu?

Benim cevabım net. Kimliğimizi neye dayandırırsak dayandıralım, eğer hukuku inançtan, yurttaşlığı etnik kökenden ve mezhepten bağımsız düşünemezsek, yarın bir gün hepimiz başkalarının “öteki”si olma riskini taşırız.

Avrupa’da da, Arap Yarımadası’nda da, bizde de asıl savunulması gereken şey tek bir grubun ayrıcalığı değil; herkes için güvenceli, adil, inançlar karşısında tarafsız bir devlet düzeni. Papaların ziyaretleri gelip geçiyor, fotoğraflar arşivlerde kalıyor. Geride şu soru kalıyor.

Biz bu topraklarda birbirimizi “aynı imana sahip olanlar” diye mi göreceğiz, yoksa aynı haklara sahip yurttaşlar diye mi?

Kaynakça
Charles Taylor, A Secular Age, Harvard University Press, 2007.
José Casanova, Public Religions in the Modern World, University of Chicago Press, 1994.
Vatikan Resmî Sitesi, Apostolic Journey of Benedict XVI to Turkey, 28–30 November 2006, ve Apostolic Journey of Pope Francis to Turkey, 28–30 November 2014, programlar ve konuşmalar.

Not bu makale çalıştığım bir konunun, araştırmanın bir bölümüdür. Alıntılar vardır.

 

Bu haber 166 kez okundu.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER