Türkiye, uzunca bir süredir siyasi ve toplumsal bir kutuplaşma sarmalının içinde, ortak paydaları bulmakta zorlanan bir manzara sergiliyor. Farklılıkların zenginlikten ziyade birer ayrışma unsuru olarak sunulduğu bu iklimde, yerel dinamiklerin ortaya koyduğu sağduyulu yaklaşımlar, geleceğe dair umutlarımızı tazeleyen birer istisna olarak karşımıza çıkıyor. İşte bu olumlu ya da en azından tartışmaya değer istisnalardan biri, geçtiğimiz günlerde Muğla’da yaşandı. Muğla Kent Konseyi Genel Kurulu, sessiz, sakin ve tek adaylı bir seçimle mevcut başkan Egemen Balaban ile yola devam kararı aldı. İlk bakışta sıradan bir yerel kurul seçimi gibi görünen bu gelişme, derinlemesine incelendiğinde toplumsal uzlaşı ile rekabetsizlik arasındaki o ince çizgide duran, son derece kıymetli mesajlar barındırıyor. Genel kurul salonundaki manzara, aslında Türkiye’nin özlediği ya da özlediğini iddia ettiği o çok sesli tablonun küçük bir simgesi gibiydi. Siyasi parti temsilcileri, sendikaların delegeleri ve birbirine taban tabana zıt siyasi görüşe sahip aktörler aynı çatı altında, kent bilinci etrafında bir araya geldi.
Ancak bu noktada madalyonun diğer yüzünü çevirmek ve resmi daha net okumak gerekiyor. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Muğla İl Sekreterliği gibi aktif, iddialı ve doğrudan doğruya parti siyasetinin merkezinde yer alan bir kimliği bulunan Egemen Balaban’ın, aynı zamanda kent konseyi başkanlığını da yürütüyor olması zaten kendi içinde ciddi bir tartışma konusudur. Farklı siyasi görüşten delegelerin bu genel kurulda ses yükseltmemiş olması, geçmiş iki yıldaki yönetim başarısından mı kaynaklanıyor, yoksa yereldeki yapısal güç dengelerinin getirdiği bir kabullenişten mi? Bu sorunun yanıtı, yerel demokrasinin geleceği açısından hayati önem taşımaktadır. Kutuplaşmanın derinleştiği bir ülkede, farklı seslerin aynı salonda bulunması ve kavgasız gürültüsüz bir süreç işletilmesi elbette değerlidir. Fakat demokrasinin özü “sessiz sakin” uzlaşılardan ziyade; çok seslilik, yarış, eleştiri ve dinamizmdir. Tek adayla gidilen bir genel kurulda gerçek bir demokratik yarıştan, kente dair alternatif projelerin çarpışmasından veya statükonun sarsılmasından bahsetmek ne kadar mümkündür?
Geçmiş yönetim döneminde hayata geçirilen çalışmaların, farklı fikirlerin çatışmak yerine kentin çıkarları doğrultusunda birer sinerjiye dönüştüğü şeklinde anlatılması teoride oldukça şık bir yaklaşımdır. Nitekim yeniden seçilerek güven tazeleyen Balaban da genel kurulda yaptığı konuşmada, ülkenin içinde bulunduğu kutuplaşma iklimine dikkat çekerek Muğla’da yakalanan bu birliktelik ruhunun korunmasının önemini vurguladı. Bununla da yetinmeyip önümüzdeki iki yıllık görev süresinde “daha etkili bir iletişim” modelini benimseyeceklerini açıkladı. Bu vaat, bir yönüyle geleceğe dair olumlu bir taahhüt olarak okunabileceği gibi, diğer yönüyle geride kalan iki yılda farklı kesimlerle kurulan iletişimin henüz olması gereken düzeye ulaşamadığına dair üstü kapalı bir özeleştiri olarak da değerlendirilebilir. Demek ki sorunların çözümü, sadece tarafları aynı salonda toplamakla bitmiyor; o tarafların kentin kaderine ne derece yön verebildiğiyle ölçülüyor.
Kent konseyleri, kağıt üzerinde sadece birer danışma organı gibi görünse de yerel demokrasinin, sivil toplumun ve en önemlisi “kent hakkının” savunulduğu en meşru kürsülerdir. Bu yapılar, siyasi dengelerin gözetildiği, kırgınlıkların önlendiği birer “idare-i maslahat” alanı değil; kentin doğasını, mimarisini, kültürünü ve insanını korumak adına gerekirse yerel otoritelere karşı da durabilen bağımsız mekanizmalar olmak zorundadır. Muğla Kent Konseyi’nin yakaladığı bu birliktelik ruhu, kentin çevre sorunlarından imar planlarına, rant tartışmalarından kamusal alanların korunmasına kadar somut ve çetin meselelerde ne kadar dirençli olacağını zaman gösterecektir. Eğer yereldeki bu geniş ittifak, kentin haklarını korurken güçlü bir sese dönüşmeyecekse, o salondaki sessizliğin kente bir faydası olmayacaktır.
Sonuç itibarıyla Muğla Kent Konseyi, sessiz sedasız bir seçimi geride bırakarak Egemen Balaban ile yola devam etme kararı almıştır. Siyasetin ağırlığının ve kurumsal kimliklerin bu denli hissedildiği bir yapıda, yeni yönetimin önündeki en büyük sınav, kendi bağımsızlığını ve tarafsızlığını ne ölçüde koruyabileceği olacaktır. Kutuplaşmanın gölgesinde bunalan ülkemiz için Muğla’da verilen bu “birlikte iş yapabilme” görüntüsü takdire şayandır; ancak bu sükunetin, kentin kronik sorunlarına karşı bir eylemsizliğe ya da tek sesliliğe dönüşmesi riskine karşı da uyanık olunmalıdır. Çünkü biliyoruz ki yerelde inşa edilemeyen, eleştiriye kapalı ve yarıştan uzak bir uzlaşı kültürü, genele asla gerçek bir demokrasi taşıyamaz. Muğla’nın ihtiyacı olan şey, sorunların etrafından dolaşan yapay bir huzur iklimi değil; kentin hakkını her platformda sonuna kadar arayan, dinamik, sorgulayıcı ve gerekirse çatışmaktan korkmayan bir ortak akıldır.

YORUMLAR