Ana Sayfa Arama Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Turgay Delibalta
Turgay Delibalta

Laiklik ve Ulus-Devlet: Birlik Mümkün mü, Baskı Kaçınılmaz mı?

Bu ülkede en hararetli tartışmaların ikisi yıllardır aynı masada: laiklik ve ulus-devlet. Biri “devletin dine mesafesi” diye özetleniyor, diğeri “ortak bir siyasal çatı” diye. Ama ikisi de sloganlara sıkıştırıldığında hem anlamını kaybediyor hem de günlük hayatta ne işe yaradığı unutuluyor.

Laiklik çoğu zaman yalnızca “din ve devlet işleri ayrı” cümlesine indirgeniyor. Oysa meselenin özü başka yerde: Devletin, yurttaşın inancına (ya da inançsızlığına) karşı taraf tutmaması. Devlet dediğimiz yapı, bir grubun değerlerini “resmî doğru” haline getirmeye kalktığında, geri kalan herkesi ister istemez misafir konumuna iter. Laiklik, bu misafirlik hâlini engelleyen bir ilke. Çünkü kamusal alanın kuralları, belirli bir inanç sisteminin iç mantığına göre değil; herkesin üzerinde uzlaşabileceği hukuk ve akıl yürütme üzerinden kurulmak zorunda.

Burada sık yapılan bir hata var: Laiklik “dine karşı” bir düzenek sanılıyor. Değil. Laiklik, dinin siyasal rekabetin yakıtına dönüşmesini de engelleyen bir emniyet sistemi. İnanç, insanın en derin aidiyetlerinden biri. Bu aidiyet, iktidarın elinde bir avantaj kartına dönüştüğünde, siyaset “hangi çözüm daha iyi” sorusundan uzaklaşır; “kim daha makbul” tartışmasına kayar. Laiklik, makbullük yarışını baştan reddeder.

Ulus-devletçilik ise başka bir yanlış anlamanın kurbanı. Ulus-devleti, sanki tek tip insan üretme makinesi gibi anlatanlar var. Evet, tarihsel olarak ulus-devletler merkeziyetçidir; ortak bir dil, ortak bir hukuk ve ortak bir eğitim sistemi kurmak ister. Fakat bunun nedeni “farklılıkları yok etmek” olmak zorunda değildir. Ulus-devletin asıl iddiası, egemenliğin bir hanedanın, bir zümrenin ya da kutsal bir otoritenin değil; yurttaşların toplamının elinde olduğudur. Yani ulus-devlet, bir soy kütüğü değil, bir vatandaşlık sözleşmesi fikridir.

Sorun, ulusu kültürel bir kulübe çevirdiğiniz anda başlar. “Biz”i ortak haklar ve yükümlülükler üzerinden değil de kan, köken, mezhep ya da yaşam tarzı üzerinden tanımladığınızda ulus-devlet içeriden çatlamaya başlar. Çünkü vatandaşlık eşitliği, kimlik hiyerarşisiyle yan yana duramaz. Devlet bir kimliği “normal”, diğerini “sapma” sayarsa hukukun dili de değişir. O zaman mahkemede hakkınızı ararken, bir yandan da kimliğinizin gölgesi üzerinize düşer.

Laiklik ile ulus-devlet tam burada birbirine bağlanır. Ulus-devlet, yurttaşlığı eşitlemek ister; laiklik ise bu eşitliğin din üzerinden delinmesini önler. Birini çekip aldığınızda öteki de sakatlanır. Laik olmayan bir ulus-devlet, vatandaşlık eşitliğini inanç ölçüsüne göre tartmaya başlar. Ulus fikri zayıflayan bir laiklik ise “ortak kamusal alan”ı taşıyacak zemini kaybeder; toplum birbirinden kopuk cemaatlere bölünür ve siyaset, bu parçaları idare etme oyununa dönüşür.

Bütün bunların bugünkü karşılığı çok somut. Bir örnek yeter: eğitim. Devlet, eğitimi ortak yurttaşlık dili kurmanın en güçlü aracı olarak görür. Eğitim, bir inanç yorumunun doğrularını mutlaklaştıran bir çerçeveye sıkışırsa ulus-devletin vaat ettiği “eşit başlangıç” zedelenir. Çünkü sınıfta aktarılan yalnızca bilgi değildir; kimin “bizden” sayıldığı da sessizce öğretilir. Laiklik, eğitimi inanç rekabetinin sahnesi olmaktan çıkarır. Ulus-devlet ise eğitimi ortak hak ve sorumluluk bilincinin zemini yapar. İkisini birlikte düşünmediğinizde eğitim ya kimlik mühendisliğine dönüşür ya da parçalı aidiyetlerin toplamına.

Bir başka karşılık: kamu hizmeti. Hastaneye gittiğinizde, adliyeye düştüğünüzde, belediyede işiniz olduğunda devletten beklediğiniz şey basittir: eşit muamele. Bu eşitlik, kâğıt üzerinde yazmakla gerçekleşmiyor; devleti yöneten zihniyetle gerçekleşiyor. Laiklik “devlet kimseye inancından dolayı yakın ya da uzak durmaz” der. Ulus-devlet ise “devlet kimseye kökeninden dolayı ayrı davranmaz” demek zorundadır. İkisi de aynı ilkeye çıkar: Devlet, yurttaşını sınıflandırmamalı.

Bugün tartışmalar genellikle iki uçta dönüyor: Bir yanda laikliği hayat tarzı kavgasına çevirenler, diğer yanda ulus-devleti romantik bir köken anlatısına indirgeyenler. Oysa mesele daha az duygusal, daha çok kurumsal: Ortak yaşamı hangi kurallarla sürdüreceğiz? Hangi ölçütle eşit sayılacağız? Devletin dili ne olacak?

Son söz: Laiklik ve ulus-devlet, doğru kurulduğunda “kimlikleri bastıran” değil; kimliklerin birbirini boğmadan yan yana durmasını sağlayan araçlar olabilir. Şartı basit: Ulusu bir kan bağı değil, bir vatandaşlık ortaklığı; laikliği de bir inanç düşmanlığı değil, devletin tarafsızlığı olarak görmek. Geri kalan, gürültü.

Kaynakça

Anderson, B. (2006). Hayali Cemaatler: Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması. Metis.

Berkes, N. (2013). Türkiye’de Çağdaşlaşma. Yapı Kredi Yayınları.

Taylor, C. (2007). A Secular Age. Harvard University Press.

 

Bu haber 32 kez okundu.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER