ESKİ MUĞLA İLE İLGİLİ İZLENİMLERİN BEN DE UYANDIRDIKLARI (-II-)

Değişim ve gelişim yaşadığımız dünyanın bir gerçeğidir. Bunlardan kaçamayız, ama değişimi ve gelişimi iyi bir planlamayla yönetebiliriz. Ünlü edebiyat adamı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın belirttiği gibi, “gelişerek değişmek” ana hedefimiz olmalıdır.
Muğla’nın geçmişine ait bilgiler toplarken, bilhassa yetmişine yaklaşmış veya bu yaşı aşmış, bu kentin 1930’lu 1940’lı yıllarını yaşamış veya bilen kişilerle konuştum. Bu insanlarda geçmişin yoksulluk ve bakımsızlık içeren günlerini anlatmaktan çok, kaybolmuş, ama hayallerinde kalmış güzellikleri özlemle yadettikledirini gördüm. Anlatılarda tek tek de olsa kafesli pencerelerden sarkan sarmaşık dalları, ön bahçelerinde açan güllerin bezemelerini, ahşap veya taştan tek veya iki katlı evlerin avlusunda oturulup yapılan muhabbetlerin bıraktığı sıcaklığı yakaladım.
Evlerinin bahçesinde uyuyan kediden, köpeğe, bahçesini eşelenen tavuklara kadar, her şeyin nasıl izler bıraktığına tanık oldum, Meyve dolu dallarda cıvıldaşan kuşların yaşama zevki veren sesleri, tertemiz çamaşırların ağaçtan ağaca veya balkon direklerine gerilmiş iplere asılı halini, buğulu gözlerle anlatmaya çalıştıklarını yakaladım. Bu insanları böyle geçmişe özlemle götüren nedir diye düşündüm. Neyi arıyordu bu insanlar? Cep telefonunun, bilgisayarın, televizyonun olmadığı, elektriğin sokakları aydınlatmadığı o günlere neden hala özlem duyuyorlardı? Anlıyorduk ki kişiler her kuşağın yaşadığı acımasız değişimim izlerini üzerlerinden atamıyor, yıkılanın, yitip gidenin belleğinde bıraktığını silemiyordu. Yine anlıyordu ki, insan hayat içinde olsa da sonunda yenilip mağlup olduğu bir yaşantıyı sürüklüyordu. İhtiyarlamayı durduramıyor, ölüme çare bulamıyordu. Kentler de değişimleriyle bu gerçeği yaşayanlara, eskimeleriyle aynı kaderi yaşadıklarını gösteriyordu. Bu yaşlı Muğlalı insanlar, hep çocukluklarından söz etmeye ağırlık verdiler. Uçurtmalar uçurduklarını, bitli ve tahtakurulu hanlarda kalmış olmalarını, büyük bir zevkle ve gülerek anlattılar. Koca Han’ın önünde Yalabık’ın yapıp sattığı dondurmayı, günümüzün değişik markalı ve aromalı dondurmalarından üstün gördüklerini söylediler. Anladım ki onlar büyük caddeler, vızır vızır geçen arabalar, yükselen apartmanlar aramıyor, çocukluğunun ilkokul bahçesini, annesinin elinden tutup gittiği piknik yerini, bir bayram sabahı eline tutuşturulan horoz şekerlerinin tadını arıyor. Yine anladım ki onlar, mermer döşeli veya asfalt yolda, apartman katındaki yeni evlerine giderken, hayalinde eski sokağında çocukluk adımlarıyla ilerliyor. Ünlü Şair Cahit Sıtkı Tarancı’nın,
“Hangi resmime baksam ben değilim
Yalandır gaygısız olduğum yalan”
Dizelerinde vurguladığı gibi, değişimin getirdiği yenilikler ve zamanın ağarttığı saçlar karşısında kaygılıdırlar.
Yürüdükleri yollar değişmiş, sokaklarda tanıdık yüzler azalmıştır. Sadece giden çocukluk ve gençlik olmamış, mahallesi ve kaldığı küçük evi de gitmiştir. Mahalle bakkallarının yerini AVM’le almış, yazlık sinemalar kaybolmuş, oyun oynayacak sahalar daralmıştır. Okul müstahdeminin elle çaldığı zilin sesinin yerine, melodi çalan müzik sesleri yankılanmakta okul bahçelerinde. İnsanlar yollarda düşler kurarak değil, trafik ve hava kirliğinin ve değişik sorunların yumağı içinde kaygıyla yürümekte, bir dostuna selam vermemek için görmezden gelip, geçmeye çalışmaktadır. Hâlbuki bu insanlar bir kentte, bir mahallede doğup bir sokak içinde büyüdüler. Birlikte oynayıp, birlikte güldüler, ama değişim bunları farklılaştırdı. Eskinin hanlarının yerini oteller, at ve develerinin yerini arabalar, gaz lambalarını yerini elektrikli aydınlatmalar aldı, ama bunlar hayalleri öldürdü. Cep telefonlarıyla konuşmak, yazılan bir mektubun sıcaklığını veremedi. Hüzünle bağladılar anlattıklarını. Yeninin gölgesinde, eskiyi düşlediklerini belirttiler. Gözlerinin önünden geçenin, günümüzün göz kamaştıran ihtişamı değil, geçmişin mütevazi yaşantısı ve sıcaklığı olduğunu son kez vurguladılar. Onları dinlerken aklıma Yahya Kemâl Beyatlı’nın,
“Gönlüm bu yerden bu insanlardan çok uzakta
Tanburi Cemil Bey çalıyor eski plakta”
diyen dizelerini hatırladım. Bir kez daha tanık oldum ki, bu insanlar, günümüzün anlamsız musikisinden zevk almıyor, eskinin anlamlı şarkılarında buluyor kendini. Yitirdiği benliğini, hayalinde de olsa zaman zaman hatırladığı geçmişte kalmış o günlerde olmayı arzuluyor, yalan masallar değil, efelerin yaşanmışlıklarına ilgi duyuyor. Anlattıkları günleri yeniden yaşama şansları olmamasına rağmen, hayalinde de olsa o güzelliklerle olmayı seçiyor. Olumsuzluğun getirdiği değişimi kabullenmemenin etkisini acı bir tebessümle belirtirken, geldiğimiz noktayı sağlıklı bir şekilde değerlendirmemizi ve dönüp bir kez daha geçmişe bakmamızı bize düşündürüyor. Oluşturduğumuz yapay âlemin içinde, az da olsa kalan güzellikleri de yok edeceğimizi, bu gerçeği görüp, ona göre önlemler almamızın önemini vurguluyorlar. Onlar aslında bu bakışları ve anlattıklarıyla özlediklerinden çok, geçmişle barışık, bir değişimin, eskiyle yeninin birlikte yaşayacağı kentleri oluşturmamızın daha sağlıklı olacağının iletilerini veriyorlar. Çünkü arkalarında uzun bir geçmişin verdiği tecrübe, yok edilenlerin kişi dünyasında bıraktığı psikolojik etkilenmenin derin izleriyle bu gerçeği vurguluyorlar. Genç kuşakların yapması gereken, bu sesi dinlemek ve buna göre kent yaşantılarını sürdürmek olmalı, yoksa onlar da yaşlanınca, bugünkü yaşlılar gibi gelinen noktadan mutlu olmadıklarını anlatmak ve belirtmek zorunda kalacaklardır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı
%d blogcu bunu beğendi: