AYNAYA YANSIYANLAR

Şafak sökerken, gece karanlığı aydınlığa dönüşmeye başlarken bir tabiat harikası yaşanır. Karanlıktan aydınlık doğar. Karanlığın en koyu anı, aydınlığa en yakın olduğu yerdir şüphesiz. Koca bir kainat, karanlıktan aydınlığa geçerken var oluş üzerine ister istemez düşünürüz.
Teleskoptan gördüklerimiz karşısında insanın uzaydan bakıldığında bir nokta kadar dahi yer teşkil etmeyen durumu… Buna karşılık gözle görülemeyecek kadar küçük olan canlıları ve hücreleri görmemizi sağlayan mikroskop ile insan hücresine bakıldığında, insanın ne kadar muazzam bir yapı olduğu…
Bunları düşünürken; Seyyid Nesimi’nin mısraları ayrı bir düşündürür. Seyyid Nesimi “Bende sığar iki cihân ben bu cihâna sığmazam” der, dünya ve ahiret olmak üzere iki cihanın insana sığması fakat insanın iki cihana sığmaması… Kolayca söylenmiş gibi görünen oysa derin bir felsefe içeren mısralar… 17 beyitlik şiirin tamamı insanı derinliğine düşündürür, “Zerre benim güneş benim çâr ile penc ü şeş benim/ Sûreti gör beyân ile çünkü beyâna sığmazam” yani “En küçük varlık da benim, güneş de benim, dört unsur (toprak, su, rüzgâr, ateş), beş duyu ile altı yön (sağ, sol, ön, arka, üst, alt) de  benim. Sözle anlatılan görünüşü gör, ancak ben anlatılana da sığmam” diyor Seyyid Nesimi. Beyana da sığmayan insan, yere, göğe, iki cihana da sığmaz. Ancak kefene, tabuta ve mezara sığar…
Bu meyanda, sığmak ve sığmamak karşıtlığı düşünüldüğünde insan, yaşarken farkındalığı var ise büyük bir güçtür. Farkındalık insanı yüceltir. İnsan yücelirken yüzleşir. Yüzleşme zor bir imtihandır, kendi özüne, insanlığa ne kadar samimi duygular ile bağlı iseniz yüzleşme o kadar gerçektir, hatta tokat gibi gerçektir, sahteliklere inat… İyi niyet çok önemlidir, bugün İsmail Zorba meslektaşımız, Gül Yürekli Sevdalar kitabının tanıtımında yaşadığı tecrübelerin, iyi niyetli olmasını sağladığını, iyi niyetin bir seçim olduğunu vurguladı. Tevazu ve kibir kavramlarını düşünmemizi sağladı. Tevazunun ne kadar önemli olduğunun canlı bir örneğini gördük Gül Yürekli Sevdalar kitabının söyleşisinde.
Tevazu ile yücelen insan örneği, meslektaşımızın kitabından uzun uzun bahsetmeyi başka bir güne bırakıp nice kitaplara imzasını atması dilekleri ile başka bir kitaba geçelim. Destek Yayınlarından çıkan Eddi Anter’in Karanlıkta Yürüyen Yabancı romanından şu cümleler dikkat çekici, düşündürücü: “Kimi insan rahatlıkla ahkâm keserken yapılmamalı dediği şeyi gizlice kendisi yapar. Kendisine dürüst değildir, sanır ki onu “Gören” olmaz. Sana gözlerini “Veren” seni “Görmez” mi sanırsın? Kendi hata ve günahıyla saklambaç oynayıp başkasınınkiyle yakar top oynayanlardan sakın kendini!” Bu cümleleri okurken pek çoğumuza tanıdık geldi. Bu tip kişilerle karşılaştık. Bu bize “İnsanlar kendi işlediği, kocaman günahları çuvala basar. Senin küçücük yanlışını, duvara asar” sözünü de hatırlattı doğrusu. Hal böyle iken yaşadığımız tuhaflıklara şaşırdık mı şaşırmadık çünkü bu tip insan sayısı son zamanlarda oldukça arttı.
Karanlıkta Yürüyen Yabancı Romanın tanıtım yazısında, “baş karakter Nasip, farklı ülkelerin değişik makamlarında, bilge kişilerle, hayatını ve varlığını sorgularken, herkesin karanlıkta yürüyen yabancılar olduğu bu masalda, senin için Işık’ta yürüyen bir tanıdık olacak…” der. Herkesin ışıkta yürüyen tanıdıklara ihtiyacı vardır. İnsan insanla güzeldir zaman zaman yaşanan bütün olumsuzluklara rağmen… Farkında olunmalıdır ki Nasip adı da rastgele seçilmiş bir ad değildir.
Farkındalık yüzleşmeyi sağlar. Kendi aynanızda ne varsa konuştuklarınız da onlardır aslında… İyi diyorsanız iyisiniz, kötü diyorsanız kötüsünüz, ne varsa içinizde onu yansıtıyorsunuz… Gerçekleri görmek, abartıdan kaçmak gerekir çünkü abartının olduğu yerde gerçekler gizlenmiştir.
Eddi Anter “Ne yazık ki gözü toprağa bakan yok, herkesin burnu havada. Öğrenmeye aç kimse kalmadı herkes öğretme derdinde, susup düşüneneler azalmış ahkam kesenler çoğalmış, doyumsuzluk had safhada şükürse yok denecek kadar az, ölmeyecek gibi yaşayanlar yaşarken ölmüşler haberleri yok” diyor ki doğrudur. Ölmeyecekmiş gibi yaşayanlar, hırs ve egolarına yenik düşenler, küçük dağları ben yarattım diyenler… Haddini aşmak noktasına, çok dikkat etmelidir. Haddini aşmak alışkanlığı olmayan toplumlar ilerliyor, gelişiyor ancak bizde haddini bilme kültürü tam olarak hayata geçirilemedi. Herkes herkesin hayatında, haddini aşan şekilde hem de…
Tanık olduğum bir durumu arz etmek isterim, bir okulda ufacık bir kız çocuğu ağlayarak müdür odasına geliyor, sınıfta şu kişi yüz almış diye ağlıyor, alamaz diyor, hıçkırıklara boğuluyor… Ne ara bu hale geldik diye düşünmeden edemiyorum, demek hastalıklı zihniyetler küçük yaşlarda geçiyor çocuklara… Çocuk ailenin yansımasıdır… Başkasının aldığı kendine, sen kendinle ilgilen, kendini geliştir… O da alsın sen de al, alamıyorsan tebrik etmeyi bil… Eğitim her yaşta şart. Hayatı basit yaşamak gerek aslında. Basit yaşa felsefesi, insanı mutlu eder yoksa daha bu kız çocuklarından çok görürüz… Eddi Anter romanının ön sözünde; nefes alırken mutluydum, karnım kuru emekle doyarken huzurluydum, göğe bakıp bulutları fark ettiğimde sevinçliydim, güneşi gördüğümde mesut oluyordum, bir başka insanı gördüğümde şükür doluydum, diyor … Velhasıl kelam, basit yaşa felsefesini düstur edinmek insanı mutlu ediyor.
“Her dem yeniden doğarız, bizden kim usanası” diyen Yunus Emre’nin dizeleri ile bitirirken, farkındalığımızın arttığı, hakkaniyet duygularımızın çoğaldığı, milletçe doğru yönde ilerleyeceğimiz nice günlere…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı
%d blogcu bunu beğendi: