Ana Sayfa Arama Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Turgay Delibalta
Turgay Delibalta

Korkunun Dili, Şiddet, Güç ve Kadın

Her gün ekranlara düşen o cümleyi artık ezbere biliyoruz: “Bir kadın daha öldürüldü.” Ama biz çoğu zaman en kritik soruyu atlıyoruz: Bu şiddet nereden besleniyor? Şiddet, sadece “sinirli birinin patlaması” değil; en başta, hayatın her alanına sinmiş güç ilişkilerinden doğuyor. Hannah Arendt’e göre şiddet, gerçek gücü yaratamaz; tam tersine, gücün tükendiği yerde başvurulan çaresiz bir araçtır. Yani şiddet, kudretin değil, iktidarı kaybetme korkusunun dili. Gücünü ikna, saygı, adalet üzerinden kuramayanlar, son çare olarak yumruğa, tehdide, susturmaya sarılıyor.

Evde, okulda, sokakta çocuklara ne öğrettiğimize bakın: Gücü elinde tutanın sözünün geçtiği, itaat edenin “uslu” sayıldığı bir dünya kuruyoruz. “Erkek adam ağlamaz”, “vurdu mu oturtur”, “sözünü geçir” gibi cümleler, duygusunu bastıran, duymak yerine susturan bir erkeklik modeli üretiyor. Çocuğa öfkesini konuşarak değil, masaya vurup bağırarak çözmenin “etkili” olduğu gösteriliyor. Zaman geçiyor, bu çocuk büyüyor; tartışmayı kaybetmek ona “erkekliğini kaybetmek” gibi geliyor. Hukukun geç işlediği, cezanın caydırıcı olmadığı, şiddetin sonuçsuz kaldığı her durumda da bu model kendine yeniden cesaret buluyor.

Şiddetin kaynağını anlamak için sadece bireysel öfke patlamalarına değil, bu öfkeyi besleyen kültürel iklime bakmak gerekiyor. Günlük dilimizde bile “dövüşmek”, “hesap sormak”, “hak ettiğini vermek” gibi ifadeler, çoğu zaman onaylayan bir tonla kullanılıyor. Oysa aynı enerjiyi “anlaşmak”, “uzlaşmak”, “hakkını aramak” üzerinden kurmak da mümkün. Ama biz dili ne kadar sertleştirirsek, şiddetin meşruiyet alanını da o kadar genişletmiş oluyoruz.

İşte tam bu noktada kadının hikâyesi devreye giriyor. Çünkü bu güç hiyerarşisinin en alt basamaklarına sistemli biçimde kadınlar yerleştiriliyor. Kız çocuklarına küçüklükten itibaren “idare eden”, “yuvayı kurtaran”, “kırılmasın diye susan” rolü veriliyor. “Koca evine gidince dönülmez”, “boşanırsan ne yaparsın”, “ayrı eve çıkan kadın hakkında neler derler” cümleleri, kadına açıkça şunu söylüyor: Ne olursa olsun gitme, katlan. Böylece şiddetin sürdürülebilmesi için gereken en önemli şey, yani kadının hareket alanını kısıtlama işi daha çocukken tamamlanmış oluyor.

Simone de Beauvoir’ın işaret ettiği gibi, kadına yönelen saldırılar, tek tek sapkınlıklar değil, onu ikincilleştiren bütün bir düzenin sonucudur. Kadın yalnızca evin içinde değil, iş yerinde, sokakta, sosyal medyada da aynı hiyerarşinin konusu. Sokakta yüksek sesle güldüğünde “ayıp”, iş yerinde hakkını savunduğunda “agresif”, ilişkisinde sınır çizdiğinde “problemli” ilan ediliyor. Böylece hem özel alanda hem kamusal alanda, sürekli kendini açıklamak ve savunmak zorunda bırakılıyor.

Erkek için kıskançlık, sahiplenme, kontrol çoğu zaman “büyük aşk” etiketiyle parlatılıyor. Romanlarda, dizilerde “onsuz yapamayan, her adımını takip eden adam” bir tutku kahramanı gibi sunuluyor. Oysa telefon karıştırmak, kıyafete karışmak, arkadaş çevresini yasaklamak, konum istemek şiddetin ilk habercisi. Kadın, hem duygusal bağları hem yalnız kalma korkusu hem de ekonomik bağımlılığı nedeniyle bu sinyalleri görmezden gelmeye zorlanıyor. Şiddetin ilk aşamaları “ilişki problemi” gibi gösterildikçe, iş işten geçmeden adım atma imkânı da elinden alınmış oluyor.

Karakol kapısında “Barışsanız daha iyi olmaz mı?” diyen zihniyet, ekranda kıskançlığı romantikleştiren senaryolar, “dul kadın”a hâlâ şüpheyle bakan mahalle… Bunların hepsi, şiddetin kaynağındaki güç dengesizliğini ayakta tutuyor. Kadın şikâyetçi olduğunda “Yuvanı yıkma” baskısı, boşanmak istediğinde “Çocuklar için katlan” telkini, çalışmak istediğinde “Evini ihmal etme” uyarısı devreye giriyor. Böylece kadının hem ekonomik hem duygusal hem de hukuki çıkış yolları daraltılıyor.

O yüzden kadına yönelik şiddeti konuşurken, sadece “öfkeli adamlar”dan değil, bu adamları mümkün kılan düzenden söz etmek zorundayız. Şiddeti azaltmak, yalnızca kriz anında polisi çağırmakla değil; o krize giden yolu kısaltmak, hatta mümkünse baştan kapatmakla mümkün. Bu da eğitimde eşitlikçi bir dili benimsemeyi, medyada şiddeti romantikleştiren anlatılardan vazgeçmeyi, hukuku kâğıt üzerinde değil, sokakta da işler kılmayı gerektiriyor.

Kadının kendi parasını kazanabildiği, gerektiğinde gidecek evi, alabileceği hukuki destek, arkasında hissedeceği bir dayanışma ağı olduğu bir toplumda, şiddetin kökleri çok daha erken sarsılır. “Hayır”ının gerçekten sınır sayıldığı, “istiyorum” ve “istemiyorum” ifadelerinin ciddiye alındığı bir yaşam, sadece kadın için değil, erkek için de daha insani bir alan açar. Çünkü şiddetin azaldığı her yerde, aslında herkes biraz daha özgür nefes alır.

Şiddet, kadının yazgısı değil; hep birlikte, her gün yeniden ürettiğimiz bir tercih. Ama tercihlerin en önemli özelliği, değiştirilebilir olmalarıdır. Ne zaman ki “Öyle gelmiş, böyle gider” cümlesini reddeder, “Böyle gelmiş ama böyle gitmeyecek” deriz; işte o zaman hem şiddetin kaynağına hem de kadının payına düşene dair hikâyeyi gerçekten değiştirmeye başlarız.

 

 

Bu haber 225 kez okundu.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER