Atatürk’ün kurucu siyaseti, hukukun laikleşmesi, eğitim birliği, dil reformu ve kalkınma hamleleriyle ulusal kimliğin günlük hayatta tecessüm ettiği (somutlaştığı/vücut bulduğu) kurumları inşa etti.
Cumhuriyet’in yüz yılı geride kalırken asıl tartışma, bu ülkenin nasıl olup da imparatorluktan çıkıp modern bir ulus-devlete evrildiği. Cevabın merkezinde, Atatürk’ün “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözüyle özetlenen kurucu siyaseti duruyor. Bu siyaset, yalnızca bir rejim değişimini değil; hukukun laikleşmesi, eğitimin birleştirilmesi, dilin sadeleşmesi ve kalkınmanın devlet eliyle örgütlenmesi üzerinden ulusal kimliğin tecessümünün (somutlaşma/vücut bulma) günlük hayatın kurumlarında gerçekleşmesini sağladı.
Bir ulusu, soy kütüklerinden çok ortak hukuk ve ortak kamusal dil bir arada tutar. Erken Cumhuriyet’in tercihi tam da buydu: Şer’î çoklu hukuktan medeni kanuna; mektep–medrese ikiliğinden Tevhid-i Tedrisat’a; yazı devriminden dilin arındırılmasına uzanan bir hat. Dil politikaları, bugün dahi tartışmalı görünebilir; fakat okuryazarlığı sıçratan ve yurttaşın devletiyle konuşabileceği ortak bir zemin kuran etkisi yadsınamaz. Kimliğin tecessüm ettiği (somutlaştığı/vücut bulduğu) yerin okul sırası, mahkeme salonu ve gazete sütunu olması tesadüf değil.
Bir diğer cephe, kadın yurttaşlığı. 1930 yerel, 1934 genel siyasi haklar; medeni hukuk düzeniyle birleşince, kadınları siyasal topluluğun kurucu özneleri arasına taşıdı. Modern ulus-devletin en kritik sınavı, nüfusunun yarısını kamusal hayata katabilmesidir. Bu sınav ilkesel bir kararlılıkla verildi; toplumsal pratik kimi anlarda geride kalsa da, bu hakların tecessümü (somutlaşması/vücut bulması) hukuk metinlerinden belediye meclislerine, sınıflardan meslek hayatına uzandı.
Ve elbette ekonomi. 1929 bunalımının gölgesinde şekillenen devletçilik, bugünden bakınca ağır mı? Belki. Fakat o günün Türkiye’sinde demiryolları, sanayi tesisleri, bölgesel yatırımlar, yalnızca üretim değil siyasal birlik tesis etti. Ulusal pazar, ulusal siyasetin nabzıdır; taşı toprağı birbirine bağlayan hatlar, yalnızca yük değil aidiyet taşır. Böylece kalkınma politikası, teknik bir dosya olmaktan çıkıp ulus olmanın tecessüm ettiği (somutlaştığı/vücut bulduğu) bir siyasal akışa dönüştü.
Elbette bu hikâyenin gölgesi de var: güçlü merkezileşmenin yerel dilleri ve kültürleri daralttığı, tek tipleştirici bir kamusallık ürettiği iddiaları. Bu itirazlar kulak ardı edilemez. Ama erken Cumhuriyet’in tercihlerini doğru terazide tartmak için dönemin “varlık–yokluk” cenderesini, kurum inşa etmeden özgürlük vaadinin boşluğa düşeceğini hatırlamak gerekir. Kurum, özgürlüğün düşmanı değil; kalıcı yurdudur—özgürlüğün tecessüm ettiği (somutlaştığı/vücut bulduğu) mekân devlettir; devletin sınırlayıcısı ise hukuktur.
Bugüne gelelim: Hukukun üstünlüğü, laiklik, bilim temelli eğitim ve barışçı dış politika—“Yurtta sulh, cihanda sulh”—yalnızca anma cümleleri değil, yurttaşlık sözleşmesinin güncellenebilir maddeleri. Türkiye, farklılıklarını bir arada tutacaksa, bunu ideolojik sloganlarla değil, eşit yurttaşlığı görünür kılan kurumlarla başaracak. Atatürk’ün asıl mirası, dogmalar değil, bu kurumsal akıl; yani cumhuriyet fikrinin tecessüm ettiği (somutlaştığı/vücut bulduğu) canlı bir düzen.
Kısa Kaynakça (APA 7)
- Ahmad, F. (2003). Turkey: The quest for identity. Oneworld. (Türkçe: “Bir Kimlik Peşinde Türkiye”)
- Atatürk, M. K. (1927/2021). Nutuk (güncellenmiş baskı). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
- Kili, S. (2000). Atatürk devrimi: Bir çağdaşlaşma modeli. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
- Lewis, B. (2002). The emergence of modern Turkey (3rd ed.). Oxford University Press. (Türkçe: “Modern Türkiye’nin Doğuşu”)
- Zürcher, E. J. (2004). Turkey: A modern history (rev. ed.). I.B. Tauris. (Türkçe: “Modernleşen Türkiye’nin Tarihi”)
Bu haber 125 kez okundu.

YORUMLAR