Dünyanın gündemini açtığımızda karşımıza çıkan manzara neredeyse hiç değişmiyor: savaşlar, çatışmalar, kutuplaşmalar, öfke. O kadar çok gürültü var ki, barış artık sadece kriz anlarında hatırlanan, bildirilerin son cümlesine iliştirilen soyut bir temenniye dönüşüyor. Oysa barış, “savaşı olmamak”tan çok daha fazlası; günlük hayatımızın, sokaklarımızın, dilimizin, hatta sosyal medya paylaşımlarımızın tam ortasında şekillenen bir yaşam kültürü.
Bugün barış üzerine konuşurken en büyük yanılgımız, meseleyi yalnızca devletler, sınırlar ve uluslararası anlaşmalar düzeyinde düşünmek. Evet, diplomasi, uluslararası hukuk ve siyasi irade barış inşasında vazgeçilmez. Ama barış, masa başında imzalanan bir metinle başlamıyor; sınıfta, mutfakta, mahallede, iş yerinde, yani insanın olduğu her yerde filizleniyor. Devletler arasında imzalanan barış anlaşmaları, toplumların içindeki barış kültürü zayıfsa uzun ömürlü olamıyor. Çünkü kâğıda yazılanı koruyan, insanların zihninde ve kalbinde taşıdığı değerler.
Barış kavramını konuşurken kaçırdığımız bir başka nokta da şu: Barış, pasif bir hâl değil, aktif bir emek. Sıkça duyduğumuz “Barış olsun yeter” cümlesi, iyi niyetli ama eksik. Barış “olmaz”; barış kurulur, korunur, geliştirilir. Tıpkı bir bahçe gibi… Sulamazsan kurur, ilgilenmezsen yabani otlar kaplar, emek vermezsen meyve vermez. Toplumsal barış da böyle. Emek, sabır, diyalog, dinleme, anlamaya çalışma gerektiriyor.
Bugün toplumsal ilişkilerimize baktığımızda, çatışma dilinin ne kadar sıradanlaştığını görebiliyoruz. Farklı düşüneni “öteki”leştirmek, onu dinlemeden kategorize etmek, sosyal medyada birkaç cümlelik bir paylaşımla insanları hedef göstermek artık neredeyse olağan kabul ediliyor. Fakat bu dil, bir süre sonra sadece “ötekini” değil, hepimizi yaralıyor. Güvensizlik, kırgınlık, umutsuzluk yayılıyor. Oysa barış, tam da bu noktada devreye girmeli: Farklı olana tahammül değil, saygı duymayı; karşıt düşünceyi susturmak yerine, anlamaya çalışmayı gerektiriyor.
Barışı korumanın en önemli yollarından biri, adalet duygusunu güçlendirmek. Çünkü adaletin olmadığı yerde barış ancak geçici bir suskunluktan ibaret olur. İnsanların kendini eşit, değerli ve duyulur hissetmediği bir toplumda, öfke birikir, güvensizlik derinleşir. Bu nedenle barış politikalarını konuşurken, hukukun üstünlüğünü, sosyal adaleti, fırsat eşitliğini ve insan haklarını göz ardı etmek mümkün değildir. Barış, adaletin sessiz ama güçlü kardeşidir diyebiliriz; biri zedelendiğinde, diğeri ayakta kalamaz.
Barışın bir diğer boyutu da dilimiz. Kullandığımız kelimeler, düşünme biçimimizi şekillendirir. “Yok, et, ez, sustur, bitir” gibi saldırgan fiillerle dolu bir dil, sadece karşımızdakine değil, kendimize de zarar verir. Çocukların önünde kurduğumuz cümleler, onların dünyayı algılama biçimini etkiler. Eğer çocuklar, evde, okulda ve ekranlarında sürekli şiddet, hakaret, aşağılama diliyle karşılaşıyorsa; barış onlar için soyut, uzak ve “gerçekçi olmayan” bir ideal gibi görünmeye başlar. O yüzden barış, önce cümlelerimizde başlamalı. “Seni dinliyorum”, “Haklı olabilirsin”, “Bu konuda farklı düşünüyoruz ama seni anlıyorum” gibi basit cümlelerin dahi dönüştürücü bir gücü var.
Elbette barışı konuşurken gençleri ayrı bir yere koymak gerekiyor. Çünkü yarının değil, bugünün öznesi olan gençler, değişimin en dinamik taşıyıcıları. Gençlerin söz sahibi olmadığı, sadece dinleyen konumda kaldığı toplumlarda yeni ve yaratıcı barış pratiklerinin gelişmesi zor. Onların sanatta, sporda, sivil toplumda ve yerel yönetim süreçlerinde aktif rol alması, barış kültürünün sahici bir şekilde kök salmasının en önemli koşullarından biri. Gençlerin üretimine alan açmak, sadece onları “meşgul etmek” değil; aynı zamanda toplumsal barışı güçlendiren bir yatırım.
Barışın yerel boyutunu da unutmamak gerek. Bir kentin sokak düzeni, parkları, kültür merkezleri, ortak alanları; insanların karşılaşma ve temas etme ihtimallerini belirler. Birbirinden izole, kopuk, yalnızlaşmış hayatlar, önyargıyı besler. Oysa aynı kütüphanede ders çalışan, aynı parkta oturan, aynı etkinlikte yan yana gelen insanlar, birbirini tanıma imkânı bulur. Tanıdığımız insanla kavga etmek, tanımadığımız “gruplara” öfke duymaktan daha zordur. Bu yüzden yerel ölçekte yapılan her kültür-sanat etkinliği, her katılımcı süreç, her ortak üretim alanı aslında küçük bir barış pratiğidir.
Belki de en kritik soru şu: Barış mümkün mü? Evet, ama kusursuz, hiç çatışma yaşanmayan, tamamen uyumlu bir dünyadan söz etmiyoruz. Gerçekçi bir barış anlayışı, çatışmaların hiç yaşanmayacağı bir dünya vaat etmez; aksine, çatışmaların şiddete dönüşmeden yönetilebildiği, tarafların birbirini “düşman” değil, “muhatap” olarak görmeyi öğrendiği bir düzeni hedefler. Barış, hatasızlık değil, hatadan dönme cesaretidir.
Sonuç olarak, barış ne sadece siyasetçilere bırakılacak kadar uzak, ne de sadece duvar yazılarına sığacak kadar romantik bir kavram. Hepimizin günlük seçimlerinde, ilişki kurma biçimlerinde, çocuklarımıza anlattığımız hikâyelerde, sosyal medyada yazdığımız bir cümlede saklı. Belki bugünden itibaren kendimize şu soruyu sorarak başlayabiliriz: “Bugün kurduğum hangi cümle, attığım hangi adım, yazdığım hangi mesaj barışı güçlendirdi, hangisi zayıflattı?”
Bu soruya dürüstçe vereceğimiz her cevap, sadece kendi içimizde değil, toplumun geneline yayılan bir barış dalgasının ilk halkası olabilir. Çünkü unutmamak gerekiyor: Barış, büyük laflarla değil, küçük ama sürekli adımlarla inşa edilir.
Bu haber 132 kez okundu.

YORUMLAR