Ana Sayfa Arama Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Turgay Delibalta
Turgay Delibalta

Barışın Düşmanı Kutuplaşma Değil, Adaletsizliğin Kurumsallaşması

Toplumsal çatışmalar “insanların bozulmasıyla” değil, kaynakların, hukukun ve temsilin adaletsiz işlemesiyle büyür. Kimlikler üzerinden sürdürülen siyaset, çözümü değil gerilimi üretir; gerçek çözüm, kuralları yeniden adil kılmaktır.

Toplumsal Çatışma: Sorun İnsanlar Değil, Onları Karşı Karşıya Getiren Sistemdir

Toplumsal çatışmalar genellikle “kutuplaşma” kelimesiyle geçiştiriliyor. Sanki toplum ikiye bölünmüş, insanlar durup dururken birbirine düşmüş gibi. Oysa çatışma çoğu zaman bir sonuçtur; nedeni değil. Bu sonucun kaynağı da bireylerin karakterinden çok, yıllar içinde biriken politik, ekonomik ve kurumsal tercihlerdir.

Bir toplumda kaynaklar adil dağılmıyorsa, hukuk herkese eşit işlemiyorsa, temsil mekanizmaları tıkanmışsa; çatışma kaçınılmaz hale gelir. İnsanlar aynı ülkenin yurttaşı olabilir ama herkes aynı güvenlikte, aynı haklara erişimde, aynı fırsat düzleminde yaşamaz. Bir kesim sürekli “idare ederken”, diğer kesim “sistemin korunaklı alanında” kalıyorsa, mesele kişisel gerilim olmaktan çıkar; yapısal bir soruna dönüşür.

Çatışmayı besleyen şey çoğu zaman yoksulluk değil, adaletsizlik hissidir. İnsanlar zorluğa dayanabilir; ama “aynı kuralların herkes için geçerli olmadığı” duygusu yaygınlaştığında, toplumsal bağ çözülmeye başlar. “Neden bazıları için kapılar hep açıkken, bazıları için sürekli kapalı?” sorusu, gerilimin en kısa cümlesidir.

Siyaset tam da burada iki yoldan birini seçer: Ya adaletsizliği azaltacak reformlara gider ya da sorunu kimlikler üzerinden yönetmeyi tercih eder. Ne yazık ki ikinci yol daha sık kullanılır. Çünkü adalet siyaseti zordur; bedeli vardır. Oysa kimlik siyaseti ucuzdur; hızlı sonuç verir. İnsanlara çözüm sunmak yerine, onlara “öfkelerini nereye yönelteceklerini” göstermek daha kolaydır.

Böylece “biz ve onlar” dili devreye girer. Ekonomik kriz, işsizlik, güvencesizlik, eğitimdeki eşitsizlik gibi yapısal meseleler; bir grubun “ahlaki eksikliği” gibi sunulur. Sistem sorgulanmaz, mağdur suçlanır. Bu dil, toplumun gerçek sorunlarını çözmez; sadece çatışmayı kalıcılaştırır.

Medya ve kamusal dil bu süreçte kritik bir rol oynar. Manşetler, ekranlar ve sosyal medya, sürekli bir tehdit hissi ürettiğinde çatışma normalleşir. İnsanlar çözüm aramak yerine taraf tutmaya zorlanır. Taraf tutulan yerde de diyalog değil, sadakat ölçülür. Sonra aynı cümleleri tekrar ederiz: “Birbirimizi dinlemiyoruz.” Evet, çünkü sistem dinlemeyi değil, saf tutmayı ödüllendiriyor.

Oysa toplumsal çatışmanın gerçek çözümü, tarafların susması değil; oyunun kurallarının değişmesidir. Adil bir vergi sistemi, liyakat, şeffaflık, bağımsız yargı, sosyal politikalarla güçlendirilmiş bir eşit yurttaşlık… Bunlar olmadan “toplumsal barış” sadece iyi niyet cümlesi olarak kalır. Güven, çağrıyla değil; öngörülebilirlik ve eşit muamele ile inşa edilir.

Bugün pek çok gerilimin ortak noktası şudur: İnsanlar kendilerini temsil eden bir siyaset görmüyor. Sandık var ama karşılığı yok; söz var ama sonuç yok. Bu kopukluk büyüdükçe çatışma kaçınılmaz olarak sokakta, dilde ve gündelik hayatta kendini gösteriyor. Çatışmayı yalnızca güvenlik meselesine indirgemek ise sorunu çözmez; yalnızca erteler. Ertelenen gerilim, daha sert geri döner.

Toplumsal çatışma, bastırılması gereken bir “arıza” değil; ihmal edilmiş adalet ihtiyacının alarmıdır. Alarmı susturmak marifet değildir. Marifet, alarmın neden çaldığını görmek ve sistemi, herkes için yeniden çalışır hale getirmektir.

Kısa Kaynakça (2–3)

  1. Johan GaltungViolence, Peace, and Peace Research (1969)
  2. Ted Robert GurrWhy Men Rebel (1970)
  3. Charles TillyContentious Politics (2007)

 

Bu haber 27 kez okundu.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER