Akyaka

Epey zaman olmuştu Akyaka’nın sahiline inmeyeli. Ya sıcaktan ya da insan yoğunluğundan kaçınıp, sahiline uğramadan işim gereği hep geri dönerim. Hele tatil günleri hepten haramdır(!) Çünkü o fütursuz insan hareketini kaldıramam. Benim gibi kaç kişi düşünmüyor ki.

Geçen yıl hiç inmedim yaz döneminde, kış dönemi hariç. Yayladaki işlerimi kolayladığım bir günde , “Hadi” dedim kendi kendime, “ Hafta içi sakindir, bir iyot havası alayım, yorgunluğumu atayım” dedim.

Bu düşüncelerle Yerkesik’ten yol tuttum Akyaka’ya. Nedense eskiyi anımsadım. Sakar inişinde o meşhur virajı alınca karşıma çıkar o masmavi Gökova Körfezi. “Susam tarlası göründü” derlerdi büyüklerimiz kendi aralarında konuşurlardı Sakarın tek şeritli yolunda araç içinde (genellikle jeep veya minibüs)

Bugün kıyas bile etmek istemiyorum; ne yolunu, ne gelen geçen aracını ne de insanını…

“Roma’yı gör de öl

Gökova’yı gör de yaşa”

Halikarnas Balıkçısı bugün  görse Akyaka ve körfezi herhalde; “ Gökova’yı gören ölür” derdi, Gökova’yı korumak adına.

Gün batımına yakın vardım. Ne zaman varırsam varayım Akyaka’nın girişinde bir köy kokusu alırım. Yeni binalar bana herhangi bir şey ifade etmiyor. Emin amcanın kahvesini kim getirebilir geriye? Bakkal dükkanında Akyaka insanının haberleşmesini sağlayan ama amcayı kim hatırlar?

Bu duygularla indim sahile. Hafta içi olmasına rağmen düşündüğümden kalabalıktı. Denize yakın boş bir masa sanki beni bekliyor gibiydi. Gittim iki sandalyesi olan küçük masaya yerleştim. Körfeze doğru döndüm, güneş canlılığını yitirmemişti daha. Gözüm büyük tramplene takıldı. Acaba duruyor mu diye. Neden takıldığını da anlatmak isterim.

Büyük tramplenin önünde iki tanıdık denk gelir geçmiş zamanda. Biri Yerkesikli diğeri Ulalı.

Yerkesikli soruyor: “ Niye geldiniz bizim oğlan?”

Ulalı cevap veriyor: “ Aplamaya geldik, siz neye geldiniz?”

Yerkesikli cevaben: “ Biz tüllemeye geldik”

Ve birlikte karşılıklı gülüşürler.

O zamanlarda Akyaka daha bizim tabirimizle “Gökova” bildik, tanıdık, yakın çevre insanlarının günübirlik hatta “saatlik” serinleyip yine yaz gününün iş meşguliyeti harman, tütün, ziraat işlerini aksatmadan deniz sefalarımızdı.

Şahit olmadım ama aynı şaka ve sohbetler ediyor mu acaba..?

Havluyu sırtımıza atıp, istediğimiz koyda, plajda denize girebiliyorduk. En çok da Çınar Koyu tercihimiz ve gözdemizdi. Şimdi ise tek tek halkın elinden alınmaktalar…

Bu arada gür salınmış, akşamın kızıllığı vurmuştu körfeze. Bazen küçük bazen büyük dalgalar sessizce masamın ayaklarına kadar gelip çekiliyordu. Belki de gündüz akşama kadar kumsala basmış olan insanların ayak izlerini temizlemekle meşgul! Kimbilir?

Akşamın serinliğinden gecenin derinliğine doğru akan zamanda güfte ve beste üstadı  Alaaddin Yavaşça’yı anımsadım. Bir sahil kasabasında denize yakın, insandan uzak oturur; sözünü yazar, bestesini yaparmış.

Saadettin Kaynak’tan “ Enginde yavaş yavaş/Günün minesi soldu/Derdim bana arkadaş/Bugün de akşam oldu.”

Bir diğer isim Müzeyyen Senar; “ Dalgalandım da duruldum”

İlhan İrem’i  hatırla, “ Sazlıklardan havalanan bir ördek gibi” şarkısını diline dola bildiğin kadarıyla.

İçeceğimi yenilemek için arkama baktığımda bir hareketlilik başlamış. Oturduğum mekanın adının Sinematek olduğunu ışıklı yazısından anladım. Hem doğusundaki hem batısındaki her iki işyerinden davul ve zil sesleri gelmeye başladı. Bu arada adının Serdar olduğunu öğrendiğim işyeri çalışanı Hakkari Cizre’den gelmiş. “Abi” dedi, “Biraz sonra konuşarak anlaşamayız, isteklerini yazıp da verirsin” dedi. Baştan tam kavrayamadım bu sözü. Sonrasında müzik adı altında onun çalıştığı işletmenin her iki yanındaki işletmeden, davul, zil, çan ne varsa yeri göğü yırtarcasına bir cayırtı koptu.  Ki Serdar’ı o zaman anladım.

Akşama dair ne güzellik ne duygular kaldı, birden hepsi alt üst oldu…

Karşılıklı sınır tanımayan müzik aletlerinden çıkan sesler Sakin Şehir Akyaka’ya hiç yakışmadı. İzinli mi izinsiz mi, kontrollü mü, kontrolsüz mü bilmem. Bu denli çirkin müzik Mavi Bayraklı Sakin şehir Akyaka’yı “Çirkin şehir” kılmaktadır.

Diğer işletme sahipleri hizmet konseptlerini Sakin Şehir adabına uygun yürütseler de, Akyaka sahilini bu denli çirkin kılan yüksek müzik sesleri bu işyerinin büyüsünü bozmaktadır.

Bu anlamsız gürültüyü bedenim daha fazla kaldırmaz deyip, evin yolunu tuttum.

Akyaka, Aşkyaka da yazılır, iç taraflar daha sakin ve sessiz.. Azmak kenarında yürürken Cemal Safi ‘nin; “ Her şeyim tamam da/bir sendin noksan/içim ürperiyor/ ya evde yoksan.” Şiiri…

Abdurrahim Karakoç’tan bir aşk şiiri dolandı dileme sonra…

Yok, yok.. Bu gecenin sonunda Can Yücel’den bir küfürlü şiir iyi gider..

Ne diyelim; Akyaka’yı kaybetmeden, Sakin Şehir ünvanını kaybetmeden yetkililer önlemini alırlar umarım. Yoksa Akyaka bizim değil..!

Bu Habere Yorum Yapın