Siyaset sadece kitleleri ikna etme sanatı değil, aynı zamanda o kitlelere öncülük edecek, yolun zorluklarına göğüs gerecek “inançlı” yol arkadaşları seçme sınavıdır. Türkiye siyasetinde son yıllarda sıkça şahit olduğumuz, Cumhuriyet Halk Partisi listelerinden seçilip ilk fırsatta iktidar partisine (AKP’ye) geçen belediye başkanları ve meclis üyeleri tablosu, aslında basit bir “saf değiştirme” vakası değildir. Bu durum, Kemal Kılıçdaroğlu döneminin faydacı ittifak politikasının ve kadro mühendisliğinin en acı reçetelerinden biridir.
Kılıçdaroğlu’nun inşa etmeye çalıştığı geniş tabanlı ittifak modeli, şüphesiz iyi niyetli bir sayısal çoğunluk hedefliyordu. Ancak bu modelin “ideolojik tutkalı” zayıftı. Sırf seçimi kazanmak, karşı mahalleden oy devşirmek veya yerel dengeleri gözetmek adına parti rozeti takılan, ancak o rozetin temsil ettiği tarihsel ve ahlaki ağırlığı ruhunda hissetmeyen isimler vitrine çıkarıldı. İdeolojik bir aidiyeti olmayan bu isimlerin, ilk siyasi türbülansta veya iktidar bloku tarafından sunulan ilk rant ve makam havucunda iktidar gemisine atlaması şaşırtıcı mıdır? Hayır. Çünkü siyasi mücadele, salt bir kariyer planlaması veya belediye ihalesi yönetimi değil, her şeyden önce bir inanç meselesidir. İnancın bittiği yerde, menfaat başlar.
Dünya siyaset tarihine baktığımızda, köklü siyasi hareketlerin bu krizle nasıl yüzleştiğini veya yüzleşemeyip nasıl yok olduğunu net bir şekilde görebiliriz. Örneğin, bir zamanların en güçlü yapılarından olan Fransız Sosyalist Partisi’nin (PS) çöküşü, ideolojik omurgasını kaybedip günübirlik siyasi kariyeristlere ve teknokratlara teslim olmasıyla hızlanmıştır. İnançlı kadrolarını dışlayan parti, ilk ciddi krizde eriyip gitmiştir. Buna karşın, İngiltere’de İşçi Partisi, muhafazakar iktidarların en baskıcı dönemlerinde bile parti içi eğitimden geçmiş, temel evrensel sol ve sosyal demokrat değerlere inançla bağlı “çekirdek kadroları” sayesinde ayakta kalabilmiş ve küllerinden yeniden doğmayı başarmıştır. Siyaset bilimci Otto Kirchheimer’ın meşhur “Herkesi kucaklayan parti” (Catch-all party) teorisi, eğer içeride çelik gibi bir inançlı çekirdek yoksa, partinin ilk rüzgarda savrulan bir yolgeçen hanına dönüşeceğini söyler.
Peki, CHP’de yeni dönemde aday ve kadro seçkisinde öncelik ne olmalıdır?
Sadece “liyakat ve iyi bir CV” demek eksiktir; çünkü salt teknokrasi, siyasetin kriz anlarında tek başına yetmez. “Popülarite” demek ise son derece tehlikelidir; zira popülizm, rüzgarın estiği yöne göre kolayca yelken değiştirir. Kadro seçiminde birinci öncelik, tartışmasız bir biçimde “ideolojik dayanıklılık ve siyasi ahlak” olmalıdır. Adayın Cumhuriyet’in kurucu değerlerine, sosyal demokrasinin evrensel ilkelerine ve halkın emanetine duyduğu “inanç” test edilmelidir. Zor zamanda gemiyi terk etmeyecek, makam, tehdit veya rant teklif edildiğinde elinin tersiyle itecek sarsılmaz bir karakter, en az alınan oylar veya diplomalar kadar değerlidir.
Özgür Özel yönetimindeki CHP’nin, geçmişin pragmatik hatalarından ders alarak bu “inançlı kadroları” yeniden inşa etmesi artık bir lüks değil, varoluşsal bir zorunluluktur. Parti kurulları; yerel seçimlerde veya genel seçimlerde aday belirlerken “Bu kişi ne kadar oy getirir?” sorusundan önce, “Bu kişi en karanlık gecede bu partinin bayrağını yere düşürür mü?” sorusunu sormak zorundadır.
Belediye meclislerinde veya Meclis koridorlarında oylarını ve ilkelerini iktidara kiralayan pragmatistleri değil; geçtiğimiz günlerde olduğu gibi, yağmur ve dolu altında o Meclis’e sırılsıklam ama inançla yürüyenleri bulup seçmek… İşte Türkiye’nin kaderini değiştirecek asıl devrim, sandıktan da önce, tam olarak bu seçki pusulasında başlayacaktır.

Üstadım kaleminize sağlık. Bu yolda kararla yürürken, toplumu ideolojinin ne olduğu konusunda bilgilendirilmesi çok önemlidir. Zira ideoloji deyince toplum bellekleri farklı algılat içerisinde.