780’İNCİ DOĞUM YILDÖNÜMÜNDE YUNUS EMRE-(-III-)

İlim ilim bilmektir.

İlim kendin bilmektir.

Sen kendini bilmezsen,

Bu nasıl okumaktır?

Bu dizeleri, zamanımızdan yedi asır önce söyleyen Yunus’un, ilme önem vermesinin nedeni, en başta, kendi özelliğini ve varlığını tanıma isteğidir. Çünkü okuyan, ilim tahsil yapan kişi, varlığının sırrına varma imkânını elde eder. Cehaleti her zaman kötülemiş, cehaletten uzak durulmasını istemiştir. Çünkü cehaletin neden olduğu yıkımların, belaların farkındadır.

Yunus Emre’m oldu fakir,

Ecel öksesini dokur,

Gönül kitabından okur,

Eline kalem almadı .

Derken de kendinin okumadığı, ümmi olduğunun işaretini verir ve okumamış tahsil görmemiş, eline kalem almamış olmasına rağmen, gönül kitabıyla yetiştiğini, ruhen olgunlaşıp, kemâle ermiş biri olarak kendini gösterir. O, alınan eğitimin kişiye, kendini ve yaratanını öğretmiyorsa, bu yolda yapılan uğraşı boşa gitmiş bir çaba olarak görür. Bazı insanların gerçeği medrese tahsili yaparak bulduklarını, kendisinin Tanrı gerçeğini tasavvuf erbaplarının gittiği harabatta, (tekkede -zaviyede) bulduğuna işaret eder.

Alimler ulamalar medresede bulduysa

Ben harabat içinde buldum ise ne oldu?

Diyerek, ilmini medrese dışında, tekkelerde aldığının iletilerini vermiştir. Yunus’un şiirlerini incelediğimiz zaman, onun çok aydın bir kimliğe sahip olduğunu görüyoruz. Yozluğa yobazlığa karşıdır. Tarikat terbiyesi aldığı için, o kültürün verdiği ahlak anlayışının dışına asla çıkmamıştır. Bu kesim için bilinmesi gereken Allah bilgisi ve onun emrettiği gibi yaşamaktır. Allah ancak ilimle, anlaşılıp, kabul edilebilir. İrfan ise görgü, bilgi ve zekâ sayesinde kazanılır. Ama bu irfan görülen, dokunulan bir kavramı işaret etmez, üstün bir sezgiyle algılanabilir. Bu gerçeği anlamak ise, derin bir bilgiyi ve üstün bir zekâyı gerektirir. Bu yüzdendir ki Yunus, dini düz anlamış, Kur’an ayetleri hakkında yorumlar yapamayan, derinliğine nüfuz edemeyen hacı hocaları eleştirmiştir.

Dört kitabın manisi,

Bellidir bir elifte.

Sen elif bilmezsin,

Bu nice okumaktır?

Derken, bir elifin anlamını bilmeyen bir din adamının, o inanç hakkıyla nasıl anlayıp, anlatacağının görülmesini istemiştir.

Halk edebiyatının ister din dışı konularını işleyen saz şairlerinin yazdıkları olsun, ister dini- tasavvufi konuları işleyen tekke şairlerinin yazdığı şiir türleri olsun, bunlar Türk milletinin özünü, dilinin doğuş kaynaklarını gösterdiği gibi Batı’dan alınan felsefenin, tasavvufi anlatımla farklı ve daha anlamlı bir yapısını oluştururlar. Yunus, Batı’nın asırlarca uğraşıp, anlaşılması zor hale getirdiği felsefeyi, tasavvufi görüşleriyle, sade Türkçesi’yle çok net şekilde anlaşılır bir noktaya getirmiştir. Töreleri, gelenek ve görenekleri umursar. Bunların bir ulusun değerleri olduğunu kabul eder. Dinle, ahlakla, akılla uyuşanların yaşamasına sağlıklı bakar.

Yunus bir tarihçi değil, bir derviştir. Anlatımları, ülke tarihi hakkında görüşlerini ortaya koymaz. Bağlı olduğu tasvvufi düşünceye felsefeye göre yaşar ve ona göre nefesler, ilahiler yazar. Bu özelliğiyle Anadolu’ya gelmiş Türkler’in toplumsal ve kültürel değişmesinde önemli katkıları olmuştur.

Yunus Emre, sadece kendi çağının değil, kendinden sonra gelen çağlara da ufuk açmış bir şahsiyettir. Şiirlerindeki sözcükleri büyük bir ustalıkla kullanmış, hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerinde, hecenin 7 ile 8’li ölçülerini seçmiştir. O, az sözle çok şey anlatmaya, anlattığının anlaşılmasına gayret etmiş bu çabasıyla da başarılı olmuştur.

Taştın yine deli gönül,

Sular gibi çağlar mısın?

Aktın yine kanlı yaşım,

Yollarımı bağlar mısın?

Esrüdi Yunus’un canı,

Yoldayım illerim hani?

Yunus düşte gördü seni,

Sayrı mısın sağlar mısın?

Bu ilahisinde de görüldüğü gibi, anlatımında engin ve coşkulu bir lirizm vardır. Olağanüstü bir gözlem gücüne, ölçüsüz bir hoşgörüye sahiptir. Şiirlerinde görülen insancıl iletiler, onun asıl düşüncesinin kaynağını oluşturur. Şiirlerini Oğuz Lehçesi’yle yazmıştır. Halk konuşma tarzına yakın olan bu söyleyişi, halka yakın geldiği için benimsenmiş, ezberlenmiştir. Tasavvufi içerik taşısa da çoğu anlaşılır şiirlerdir. Onun şiirleri, Türk tasavvuf düşüncesinin naif çizgilerinin izlerini taşırlar. Ayrıca bestelenip tekkelerde söylenme özelliği taşıdığından, asırlarca tekke ve zaviyelerde hafızlar, müritler tarafından söylenmiştir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.