Bu hikâyenin teknik adı aslında “nedensellik”. Ama biz onu Türkiye’de şöyle yaşıyoruz: Ne kadar baskı o kadar çoğalma.
Uzun zamandır bu ülkede siyasetin dili baskı, yargının dili ise toplumu ikna etmekten çok “mesaj vermek” üzerinden şekilleniyor. Muhalefete, özellikle de CHP’ye yönelik soruşturmalar, davalar, fezlekeler peş peşe gelirken, sokaktaki sıradan yurttaşın zihninde basit bir cümle dolaşıyor: “Bu işin içinde siyaset var.” Yapılan yargılamalar, sadece hukuk tekniği açısından değil, adalet duygusu açısından da geniş kesimlerce inandırıcılıktan uzak bulunuyor. Dosyaların içeriğinden bağımsız olarak, niyet okuyan bir toplum var karşımızda ve o niyeti şöyle okuyor: “Susturmak istiyorlar.” Ve işte tam bu noktada, nedensellik dediğimiz şey devreye giriyor.
Ama bu nedensellik tek taraflı değil. Birileri zannetti ki, baskı artarsa muhalefet geri çekilir, yargı sopası sallanırsa seçmen korkar, dosyalar kabardıkça meydanlar boşalır. Oysa Türkiye toplumu, hele ki son yıllarda muhalefet seçmeni, tam tersine çalışıyor. Yargılamalar inandırıcılığını kaybettikçe, “adalet” kelimesi soyut bir kavram olmaktan çıkıp gündelik hayatın en somut talebine dönüşüyor. İnsanlar televizyonda bir dava dosyasını, bir tutuklama haberini izlerken sadece o ismin kaderini değil, kendi geleceğini de tartıyor. “Bugün ona, yarın bana” hissi, siyaset sosyolojisinde seçim anketlerinin ölçemediği bir enerji yaratıyor.
Bu yüzden CHP’ye yönelen baskıları, medyadaki kuşatmayı, belediyelere açılan soruşturmaları ve inandırıcılıktan uzak yargılamaları birer münferit olay değil, büyük bir neden kümesi olarak görmek gerekiyor. Sonuç kısmında ise karşımıza çıkan tablo şaşırtıcı değil: Yağmur dinmeden meydanı terk etmeyen, karanlık çökerken bile dağılmayan kalabalıklar ve sandığa yansıyan bir oy artışı. Bu, duygusal bir teselli cümlesi değil; soğukkanlı bir gözlem: Baskı biriktikçe tepki de örgütlü hale geliyor.
Bir miting sabahını düşünelim. Hava durumu uygulaması, “şiddetli yağış” uyarısı veriyor. Normalde insanın evde kalmak için aradığı bahane budur. Oysa muhalefet mitinglerinde artık tam tersi yaşanıyor. Islak pankartlar, buğu tutmuş gözlükler, yağmurdan ağırlaşmış bayraklar… Fakat kimse yerinden kıpırdamıyor. İnsanlar sadece liderin konuşmasını dinlemeye gelmiyor; birbirlerini görmeye, yalnız olmadıklarını hissetmeye geliyor. Bu kalabalıklar, yargı kararlarını televizyondan seyreden pasif kitleler değil; o kararların karşısına bedenini koyan, sesini çıkaran bir toplumsal aktör.
CHP’nin de bu tabloyu okuyarak muhalefet ve direniş biçimini dönüştürdüğü açık. Eski Türkiye’nin “salon partisi” imajı, yerini giderek daha fazla sahada, pazarda, grev çadırında, üniversite kapısında görünen bir profile bırakıyor. Uzun yıllar yakasından düşmeyen “elitlerin partisi” etiketi, bu süreçte ciddi biçimde kırılıyor. Bir zamanlar CHP denince akla sadece büyük şehirlerin belli semtleri, beyaz yakalılar, akademi çevreleri gelirken, bugün aynı miting alanında asgari ücretli bir işçiyle üniversite öğrencisi, emekli memurla genç kadın yan yana slogan atıyor. Parti, kendi seçmenini toplumsal hiyerarşinin üst katlarında konumlandıran o eski mesafeli dili geride bırakmaya zorlanıyor; çünkü sokak, elitizmi ödüllendirmiyor, dayanışmayı ödüllendiriyor.
Bu kırılma, sadece sosyolojik bir detay değil; CHP’nin oy artışını anlamak için de kilit önemde. “Elitlerin partisi” dediğiniz yapı, baskı karşısında genellikle içe kapanır, imajını korumaya çalışır, riskten kaçar. Oysa bugün gördüğümüz CHP, imajını korumaya değil, seçmeninin öfkesini ve umutlarını görünür kılmaya çalışıyor. Yağmur altında yapılan mitingler, yasaklanmak istenen afişler, son dakikada değiştirilen miting yerleri, iptal edilen salon toplantıları… Tüm bunlar, eskiden “vazgeçme” gerekçesiydi; şimdi “daha çok gelme” sebebine dönüştü. Bu da işte tam anlamıyla bir neden–sonuç ilişkisi.
Yapılan yargılamaların inandırıcılıktan uzak olduğuna inanan seçmen, sadece “haksızlık var” demekle yetinmiyor. Sandığa giderken pusulanın üzerinde bir parti logosu değil, bir adalet terazisi görüyor adeta. “Bu oy, sadece bir partiye değil, bu düzene itiraza” diyerek basıyor mührü. CHP’nin oylarındaki artışı, sadece ekonomik kriz, hayat pahalılığı, işsizlik, emekli maaşı üzerinden okuyan analizler bu yönü atlıyor. Evet, bunların hepsi önemli; ama tek başına açıklayıcı değil. Asıl belirleyici olan, haksız bulunan yargı süreçleriyle siyasetin iç içe geçmesi ve bunun seçmende yarattığı rahatsızlık. İnsanlar adaleti mahkeme salonlarında bulamayınca, kendi adaletini sandıkta aramaya yöneliyor.
Meydanların dili de değişti. Bir zamanlar daha çok ideolojik sloganlar duyduğumuz, kutuplaşmanın sert taşlarına yaslanan bir söylem vardı. Bugün ise hem özgürlük hem geçim hem adalet talebini aynı cümlede birleştiren bir dil öne çıkıyor. Gençler, “kariyer planı” ile “ülke planı”nı aynı anda düşünmek zorunda bırakıldıkları için, siyasete sadece kimlikler üzerinden değil, geleceğin gerçekliği üzerinden bakıyor. Kadınlar, sadece kendi hakları için değil, hukukun tümden çökmesine karşı da ses çıkarıyor. İşçiler, sadece ücret pazarlığı için değil, sendikal hakların yargı baskısıyla törpülenmesine karşı da tepki veriyor. Bu kesişim noktalarının tamamında, CHP’nin görünürlüğü artıyor. Bu da “elitlerin partisi” imajının yerini, “bizden biri” duygusuna bırakmasına yardımcı oluyor.
Bugün Türkiye’de şöyle işleyen bir siyasi fizik var gibi: Ne kadar baskı, o kadar itiraz; ne kadar inandırıcılıktan uzak yargılama, o kadar büyüyen adalet talebi; ne kadar engellenen meydan, o kadar inadına doldurulan alan. CHP özelinde konuşursak, ne kadar dosya, fezleke, dava, hedef gösterme varsa, bunlar bir araya gelip seçmenin zihninde net bir soruya dönüşüyor: “Bunca enerji niye bu partiye harcanıyor?” Bu sorunun cevabını herkes kendince veriyor ama ortak sonuç şu oluyor: “O zaman orada bir şey var.”
Son tahlilde, Türkiye’de muhalefet seçmeninin davranışlarını açıklarken soyut kavramlara boğulmaya gerek yok. Çoğu zaman işler çok basit çalışıyor: İnsanlar kendilerini yalnız bırakmayan, yağmurda ıslanan, yargı karşısında geri adım atmayan, elitlerin güvenli salonlarından çıkıp halkın arasına karışan siyasete tutunuyor. Yani nedensellik, ders kitaplarındaki gibi değil, ıslak pankartların, üşüyen ellerin, inandırıcılığını kaybetmiş yargı kararlarının ve kırılmış elitizm imajının iç içe geçtiği bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor.
Belki de bu yüzden, ülkede demokrasinin kaderi, artık lüks masalarda değil, soğuk havada beklemekten vazgeçmeyen o kalabalıkların kararlılığında yazılıyor. Ve o kalabalıklar, her yeni baskı dalgasında, her tartışmalı yargı kararında, her engellenen mitingte aynı cümleyi daha yüksek sesle kuruyor: “Bu hikâyenin sonunda biz varız.”
Bu haber 102 kez okundu.

YORUMLAR