Reklam
Reklam

HÜZÜN

Yüksel Ercan
Yüksel Ercan
  • 13.09.2019
  • 153 kez okundu

Oldum olası Şair Hilmi Yavuz’un

Hüzün ki en çok yakışandır bize
Belki de en çok anladığımız
Biz ki sessiz ve yağız
Bir yazın yumağını çözerek
ve ölümü bir kepenek gibi örtüp üstümüze

şeklinde başlayan ve devam eden şiirini kendimize yaşadığımız hayat adına bir yol haritası olarak kabul etmiş olduğumuzdan ne yaparsak yapalım, nereye gidersek gidelim sonunda ‘Elde var hüzün’ şeklinde bir çaresizlik içerisinde kalıyoruz.

Türk milletinin çok istediği halde hangi dünya görüşü iktidar olursa olsun, bir türlü değişmeyen kötü kaderi dolayısı ile yüzü zaten gülmüyor. Belki içerisinde yaşamak zorunda kaldığımız bu zor coğrafya dolayısı ile belki yukarıda belirttiğimiz gibi seçip iş başına getirdiğimiz siyasetçilerin öngörüsüzlüğü nedeni ile zaten hüzün mevsimine mahkum edilmiş bir anlayışa teslim durumdayız.

‘Ankara’nın bağları ve erik dalı gevrektir aman eğmeye gelmez’ türkülerini bir tarafa bıraktığımızda, Türk insanının genel anlamda kendisini hüzünlendiren, bulunduğu andan çok ama çok gerilere götüren daha da uç bir ifade ile mazoşist bir noktaya getiren süreç kabul etmek gerekir ki ‘Dertleri zevk edindim, bende neşe ne arar ?’ dizelerinde kendisini buluyor.
Kendimizi bu hüzün dolu mevsimden kurtarabilmek adına aslında belli zamanlarda geniş mesafeleri adımlarda atmıyor değiliz.

Ancak bu kararı verdiğimiz zamanlarda evin kapısından girip, ikisi de üniversite mezunu olan eşimizi ve kızımızı televizyonun karşısında oynayan bir dizi filminde iki gözü iki çeşme ağlarlarken ve bu ağlamaların da sadece reklam aralarında son verdiklerini görünce hüzün mevsiminden kurtulma adına harcadığımız zamanın da boşa geçtiğine iyiden iyiye kanaat getiriyoruz.
Dikkat edilirse başta Müslüm Gürses, Orhan Gencebay ve Ferdi Tayfur olmak üzere bu cenahta ne kadar sanatçı varsa bir tamamı bu milletin gözünde yaş bırakmayan, büyük acılar yaşatan kimlikleri ile ön plana semboller olarak görüyoruz ve işin kötüsü kendilerinden bir türlü vazgeçemiyoruz.
Zaman zaman konu ile ilgili söz söyleme-fikir yürütme durumunda olan büyüklerimize ‘Bu memleket neden hüzün denizinde, neden daha keyifli eserlere yöneliyorlar?’ diye sorduğumuzda muhatabımız bize sosyolojiden, girip, psikolojiden devam edip, kuramcılıktan dem vuruyorlarsa da en sonunda kullandıkları rahmetli Müslüm Gürses’in ‘Yakarsa dünyayı garipler’ yakar özdeyişinden öteye gidemiyorlar.

Tabi işin latifesi bir tarafa sınırları içerisinde yaşadığımız ve yurt yapmaya çalıştığımız bu zor coğrafyayı elimize tutmak adına, Birinci ve İkinci Dünya savaşlarını, Kurtuluş savaşını, Çanakkale savaşını yaşamış, cumhuriyeti kurmak kurduktan sonrada yaşatmak adına gencecik çocuklarını ‘Hey on beşli on beşli’ sesleri ile bir cepheden başka bir cepheye göndermek zorunda kaldığımız bir coğrafyada bulunduğumuzu unutmamak gerektiğine inanıyoruz.

Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde cumhuriyetin kurulması, çökmüş bir imparatorluktan ortaya genç Türkiye Cumhuriyeti’nin çıkartılması, savaşlarda ki kayıplardan dolayı kadın nüfusunun erken nüfusundan daha fazla olduğu bir ülkede savaştan daha önemli olan ekonomik seferberliğin tamamlanması adına da bu milletin epey bir kahır çekmek zorunda kalmasını da hatırlarımızdan asla çıkarmıyoruz.

Sonrası ile ilgili olup bitenleri bizim yaş gurubumuzda olanların büyük oranda hatırlayabileceklerini düşünüyoruz, 27 Mayıs 1960 ihtilali, 12 Mart 1971’deki muhtıra,
12 Eylül 1980 tarihinde Beşli Askeri Cunta tarafından gerçekleştirilen ihtilal ve en sonuncusu da 15 Temmuz 2016 tarihinde kalkışılan ve milletimizin büyük sağduyusu ile defedilen aşağılık darbe girişimi.
İçeriden, dışarıdan bu kadar büyük darbe ve dayatmalara mecbur bırakılan, “Tam Cumhuriyet kuruldu, Gazi Mustafa Kemal Atatürk genç Türkiye Cumhuriyeti’ni dünya durdukça duracak bir memleket haline getirdi, inşallah bundan sonra rahat ve huzurlu bir hayat süreceğiz” diye düşünürken, her on yılda bir maruz kaldığı darbe ve darbe girişimlerinde eşini, dostunu, akrabasını hadi hepsini geçtikten az bir tanıdığını kaybeden bir memleketin insanına “Sen sakın hüzünlenme, dertlenme, neşeli ol” nasıl diyebileceğiz ki?

Belki de yukarıda yazdığımız ve bir türlü kurtulamadığımız sıkıntılar yüzünden Hilmi Yavuz’un;
Hüzün ki en çok yakışandır bize
Hüzün ki en çok yakışandır bize
Belki de en çok anladığımız
Biz ki sessiz ve yağız
Bir yazın yumağını çözerek
ve ölümü bir kepenek gibi örtüp üstümüze
ovayı köpürte köpürte akan küheylan
ve günleri hoyrat bir mahmuz
ya da atlastan bir çarkıfelek
gibi döndüre döndüre
bir mapustan bir mapusa yollandığımız
Biz, ey sürgünlerin Nazım’ı darken
tutkulu, sevecen ve yalnız
Gerek acının teleğinden ve gerek
lacivert gergefinde gecelerin
şiiri bir kuş gibi örerek
halkımız, gülün sesini savurup
bir türkünün kekiğinden tüterken
der ki, böyle yazılır sevdamız
Hüzün ki en çok yakışandır bize
Belki de en çok anladığımız…
dizeleri bizi sarıp sarmalıyor, kendimizi bu dizeler ile anlatmanın, ifade etmenin daha kolay olacağını ortaya koyuyor.
Bir de 14 Ekim 2006 tarihinde kaybettiğimiz büyük besteci rahmetli Selahattin İçli’nin;

Hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir;
Gönlümün kıyısına vurur
Aşınan kayalar gibi ruhum
Suskun, yorgun öylece durur.
dediği ve bizi asla terk etmeyen Hüzün var ama onu da anlatmaya sahifeler yetmez, Bu durumda ne kadar toplayıp, çıkarıp, çarpsak ta sonunda ‘Elde var hüzün’ diyeceğimizden en iyisi mevcudu muhafaza etmek.

YAZARIN SON YAZILARI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ