YÜKSEK SEÇİM KURULU’ NUN KURULMASINA GİDEN TARİHSEL SÜREÇ

Bugünlerde çokça ismini duyduğumuz Yüksek Seçim Kurulu (Y.S.K.), 1950 yılında o günkü seçim kanununda değişiklik yapılarak kurulmuştur. Daha sonra 1961 Anayasası ile ilk defa anayasal bir kurum haline dönüştürülmüş ve bu durum bugün halihazırda yürürlükte olan 1982 Anayasamızda da korunmuştur.

YSK’ nu önemli kılan anayasal kurum olmasının ötesinde 1982 Anayasasının 79. Maddesinde belirtildiği üzere ülkemizde yapılan tüm seçimlerin (Milletvekilliği Genel Seçimleri, Mahalli İdareler Seçimleri, Halkoylamaları) başlangıcından bitimine değin denetim ve gözetimini yapmakla görevli bir yargı organıdır. Hatta yüksek bir mahkeme olmamasına karşın ona yüksek mahkemelere tanınmış kesin karar verme yetkisi anayasa tarafından tanınmıştır. Şöyle ki; Y.S.K.’ nın kesin seçim sonuçlarına ilişkin kararları aleyhine hiçbir yargı merciine başvurulamayacağı açıkça anayasada belirtilmiştir.

Bunun yanında anayasamızın açıkça yargı organı olarak belirttiği Y.SK. pek tabi diğer yargı organlarına tanınan Hakimlik Teminatı, tarafsızlık ve bağımsız yargılama yapma ilkelerine göre görev yapar.

Bu anayasal bilgilerden sonra siyasal hayatımızda Yüksek Seçim Kurulunun kurulmasına ve ihtiyaç duyulmasına neden olan tarihsel süreci irdeler isek, YSK’ nın varlık gerekçesini daha iyi anlayabiliriz.

1945 yılına gelindiğinde 2.ci Dünya Savaşı sona ermiş ve dünya düzeni yeniden yapılanmıştır. Savaşın kazananı totaliter rejimlere karşı Liberal Demokrasi daha doğru ifade ile A.B.D. olmuştur. Zamanın ruhuna uygun bir biçimde Türkiye’ de de tek parti rejiminden ayrılarak Batı tarzı demokrasiye geçiş hareketliliği başlamıştır. Bunun somut kanıtını C.H.P. dışında siyasal partilerin kurulmaya başlanması gösterilebilir. Dünya düzenini yakalamak isteyen C.H.P.  de 10 Mayıs 1946’ da yaptığı 2.ci Olağanüstü Kurultayı ile İsmet İnönü’ nün “Değişmez Genel Başkanlığı” ve “Milli Şef” unvanı kaldırılmış ve artık Genel Başkanın dört yılda bir yapılacak seçim ile işbaşına gelebileceği hükmü parti tüzüğünde değiştirilmiştir.

Ancak 7 Ocak 1946 kurulan Demokrat Parti muhalefeti bu düzenlemenin yanında çok daha dişe dokunur değişiklikler beklemekteydi. Değiştirilmesini istedikleri en önemli konu ise seçim kanunu idi.

Demokrat Partinin kurulmasından sonra 21 Temmuz 1946’ da yapılan ilk Milletvekili Genel Seçim sonuçları Demokrat Partinin bu isteğini açıklar nitelikteydi. C.H.P. günümüze kadar tek başına iktidar olarak çıktığını son seçim olduğunu sanırım o günlerde kimse aklına getirmemiştir. Ancak siyasal tarihimize de “usulsüz” seçim olarak geçen 1946 seçimleri, Demokrat Parti tarafından baskı ve hile karıştığını iddia etmesi pek tabi ki o günlerde Y.S.K. gibi bir organın olmaması sebebi ile teyit edilememiş bir söylenti olarak günümüze kadar gelmiştir. Tabi ki bu söylentiler Y.S.K. tarzında seçim yargısı kurumunun elzem olduğunu göstermiştir. Ki Y.S.K. kurulana kadar, seçim sonuçlarına ilişkin itiraz ve kesin kararı T.B.M.M’ de milletvekillerinden  oluşan bir komisyon tarafından yürütülüyordu.

D.P. muhalefetinin 1946 seçimlerine daha doğrusu seçim kanununa en büyük eleştirisi, seçimlerin açık oy gizli sayım ilkesince yapılmış olmasıydı. Bugünden baktığımızda muhalefetin haklılık payı olduğunu sanırım kimse yadsıyamaz.

1946 seçimlerinin ardından, D.P. 7 Ocak 1947’ de ilk büyük kongresi yapmış ve Genel Başkanlığa Celal Bayar getirilmiştir. Celal Bayar genel başkanlık koltuğuna oturur oturmaz siyasal tarihimize “Hürriyet Misakı” olarak tarihe geçecek bir nevi haklar bildirgesi yayınlanmıştır. Bu belgede, tek parti iktidarından temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesi, seçim kanunun acilen değiştirilmesi ve Cumhurbaşkanlığı makamı ile parti Genel Başkanlığı makamının birbirinden ayrılması gibi istekler sıralanmıştır. Daha da ileri giden D.P. bu isteklerin karşılanmaması durumunda T.B.M.M’ den çekileceğini ve halkın da kendi geleceğini tayin hakkı olduğu hatırlatmasını yapmıştır.

Bu durum özellikle Recep Peker hükümetinin aşırı baskıları ile D.P. – C.H.P. arasında uzlaşmaz bir noktaya gelmiştir. Hatta partiler arası görüşmeler kopma noktasındaydı. Bu durumun böle gitmesine seyirci kalmayan Cumhurbaşkanı İsmet İNÖNÜ, duruma el atarak siyasetin yumuşamasına neden olacak olan ve siyasal hayatımızın önemli belgelerinden sayılan “12 TEMMUZ BEYANNAMESİ”’ ni yayımlamıştır. Bu beyannameye göre İsmet İnönü, Cumhurbaşkanı olarak her iki partiye de eşit mesafede duracağını, iki parti arasındaki çekişmelerde tarafsız kalacağını beyan etmekteydi. Bu beyanname CHP içinde de bölünme yaratmasına karşın olması gereken bir demokratik hamleydi.

C.H.P. ve özellikle İsmet İnönü 12 Temmuz Beyannamesi ile de yetinmeyip 17 Kasım 1947 tarihli CHP’ nin 7. Büyük Kurultayında önemli bir karar ile teoride Cumhurbaşkanı ve Parti başkanlığı net ve kesin olarak koparılmamışsa da İsmet İnönü Cumhurbaşkanlığı yaptığı sürece parti genel başkanlığı görevini C.H.P. Genel Başkanveklinin yürüteceği açıklanmıştır.

D.P. muhalefetinin tüm isteklerini harfi harfine karşılamamış olmasına rağmen İsmet İnönü, D.P.’ ye haksız rekabette bulunulmayacağını göstermiştir. Bu arada muhalefete karşı aşırı baskı uygulanmasını öngören hükümetler de yerini daha ılımlı ve daha liberal başbakanlara bırakmıştır.

Ve beklenen değişiklikler 14 Mayıs 1950 Milletvekilliği Genel Seçimlerine gitmeden önce Şemsettin GÜNALTAY başbakanlığındaki C.H.P. Hükümeti tarafından önerilen teklif ile 16 Şubat 1950’ de Seçim Kanununda yapılan değişikliğe gidilmiştir. Bu değişiklikler;  seçimlerin tek dereceli seçim sistemi esasında, genel, eşit ve gizli oy açık sayım ilkelerince, yargı organının denetimi ve gözetimi altında güvenceye alınarak yapılacağı kanun haline getirilmiştir. Böylece tarihimize yargıçlardan oluşacak Yüksek Seçim Kurulu siyasal hayatımıza dahil olmuştur.

Yapılan 14 Mayıs 1950 seçimlerinde tek başına iktidara gelen Demokrat Parti yaklaşık yedi yıl sonra, muhalefette iken uğradığı haksızlıkları bu sefer iktidar olunca unutmuş ve sürekli seçim kanununu lehine kullanmıştır.

Bu durum 1961 Anayasası ile seçimlerin daha adaletli ve güvenilir yapılması gerekçesine dayanarak Yüksek Seçim Kurulu anayasal kurum statüne bağlanmış ve sıradan kanunlar ile değiştirilmesinin önü tıkanmıştır. Bugün Yüksek Seçim Kurulu üyeleri anayasal yüksek mahkemeler olan Yargıtay ve Danıştay’ dan seçilmektedir.

Ancak unutmamamız gereken, her ne kadar demokratik toplum düzeni kurumlar eli ile anayasal güvence altına alınmış olsa da demokrasi kültürümüzün gelişmesi için asıl önemli güvence politikacıların sağduyulu hareket etmesidir. Sonuçta anayasalar ve kanunlar insan eli ile yapılmıştır. Dogmatik ve değiştirilemez değillerdir. Tabi ki anayasa ve yasalara bağlı kalmak toplumun ve devletin düzeni için olmazsa olmazdır, ancak bunun kadar önemli olan halkın ve özellikle politikacıların demokratik sağduyunun yasalar olmasa dahi Demokles’ in Kılıcı gibi başlarının üstünde sallandığını unutmamaları gerekir.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyiciyi devre dışı bırakarak bizi desteklemeyi düşünün
%d blogcu bunu beğendi: