GERÇEK

Yalanın dostu, gerçeğin de düşmanı çoktur, denir. Yılların tecrübesinden süzülüp gelen, yaşanmışlık kokan, tecrübe ürünü böyle sözlere kulak vermek gerekir. Gerçek, bazı insanları rahatsız eder, gerçekleri görmek istemezler. Algı yanılması yaratmak için gerçeği olduğundan farklı göstermeyi huy edinen insanlar hemen her devirde vardı ancak günümüzde daha fazla olduğu düşünülüyor.

Yapılan yanlışlara kılıf bulmak için bir günah keçisi lazımdır çoğu kere bunun üzerinden algı operasyonu yapılır. Yalanın sürü ile gerçeğin tek olduğu durumları görmek gerekir. Menfaatler çoğu kere insanları birleştirir ancak bu birleşme, menfaat gereğidir, söz konusu durumun gerçek olduğu anlamına gelmez. Her gerçeği eğip büken kendi menfaati için farklı gösterenlere ne demeli… Bunu şovmenlikle yapanlar da yok değil hani.

Halk arasında Allah düşmanın bile mert olanını nasip etsin temennisinde bulunulur. Dürüstlük, yiğitlik anlamına gelen mertlik hasleti, çok önemlidir. Riyakâr dostunuz olacağına, mert düşmanınız olsun yeğdir. Saldırıda sınır tanımayan insanlarla karşılaştığınızda mert düşman kavramı çok önemli hale gelir, mert düşmanı olanlara özenirsiniz.

Düşman geldi tabur tabur dizildi

Alnımıza kara yazı yazıldı.

Tüfek icat oldu mertlik bozuldu

Eğri kılıç kında paslanmalıdır.

Köroğlu düşer mi yine şanından,

Ayırır çoğunu er meydanından,

Kırat köpüğünden, düşman kanından

Çevrem dolup şalvar ıslanmalıdır.

Karacaoğlan bu şiirinde “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu” demiş, devrine göre düşünüldüğünde çok yerinde bir tespit. Mert kişi düşman karşısına teke tek çıkar, öyle silah arkasına, etek arkasına gizlenmez, algı operasyonu yapmaz, emeğe, alın terine, ekmek parasına, namusa el ve dil uzatmaz.

Karacaoğlan devrinde tüfek icat olunca bozulan mertlik, günümüzde menfaatlere göre bozulmakta… Menfaati için bütün iyiliklerinizi bir kalemde silenlere mi bakarsınız, bir kahvenin kırk yıl hatırı olur sözünü unutanlara mı bakarsınız, nankörlükte sınır tanımayanlara mı bakarsınız, nemalanmak odaklı hareket edenlere mi bakarsınız, şirinlik edip çıkar elde etmek isteyenlere mi bakarsınız. Tokat gibi gerçeğe çamur atanlara mı bakarsınız, gerçeklere sahte diyenlere mi bakarsınız, emekle, ekmekle, namusla oynayanlara mı bakarsınız, haksızlıkları seyre duranlara mı bakarsınız, haksızlıklara ortak olanlara mı bakarsınız, düzgün insan profili çizip bu profille hiç alakası olmayanlara mı bakarsınız, gerçeği saptıranlara mı bakarsınız, menfaati süresince size güler yüzlü davranıp, sizi yüzünüze karşı övenler, menfaati bitince sırt çevirenler hatta varlığınızdan rahatsız olup sizi yok etmek isteyenlere mi bakarsınız…

Bakarsınız bakarsınız da zurnanın zırt dediği yer tarzı durumlarla karşılaşırsınız. Ah yerde kalmaz derler doğrudur, maşa olarak birini kullananlar veya kullanılanlar, elbet bir gün bedel ödeyeceklerdir, bunun örneklerini hep gördük, görmeye de devam edeceğiz. Dünyanın en ağır borcu ah almaktır, öde öde bitiremezsiniz.

Birisini ötekileştirenlerin onun ayağına muhtaç olduğunu da gördük, haksızlık edenlerin yerle yeksan olduklarını da… Sonunda bir kefene sığacak kadar ömürde haksızlığın, haksızlığı edenin boynuna asıldığını da gördük… Görmeye de devam edeceğiz şüphesiz.

Haksızlık deyip de Nabi’den bahsetmemek olmaz. Şair Nabi Çorlulu Ali Paşa’nın kararıyla evi yıkılınca aşağıdaki meşhur şiirini yazmıştır. Nâbî, evinin yıkılması üzerine öyle bir şiir söylemiştir ki “Keşke yüz evi olup yüzü de yıkılsaydı da Nâbî’den, böyle yüz eser kalsaydı.” dedirtmiştir. İşte bu şiir;

Bâğ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz

Biz neşâtın da gâmın da rûzgârın görmüşüz

Zaman bağının baharını da gördük güzünü de, üzerimizden neş’e rüzgârları da geçmişti gam fırtınaları da, demiştir.

Şiirin devamında Nabi şöyle devam ediyor;

Çok da mağrûr olma kim meyhâne-i ikbâlde

Biz hezârân mest-i mağrûrun humârın görmüşüz

Mevki sahibi olunca zafer sarhoşu oluverme, zîrâ böylesine mest olup sabah olunca da baş ağrısı çeken binlercesini görmüşlüğümüz var.

Bir hadeng-i cân-güdâz-ı âhdır sermâyesi

Biz bu meydânın nice çâbük-süvârın görmüşüz

O garipler ki, bütün sermâyeleri can yakıcı bir âh silâhından ibarettir, garipler âh okunu şöyle bir attıkları zaman, nice hızlı süvarilerin vurulup yere serildiklerini de gördük, demiştir.

Nabi de yüzyıllar önce haksızlığa karşı şiir yazıyor, tepkisini şiir sanatı ile icra ediyor. Nabi evi yıkıldığında herkesin itibar ettiği büyük bir şair, edilen haksızlığı şiirle anlatıyor. Şairlik emek ister. Şiir yazmak sanattır. Sanat emek ürünü olarak ortaya çıkar. Emeğe saldırı, emeğe haksızlık en büyük suçlardandır. Alın teri, emek ürünü gerçeklere dil uzatmak, çamur atmak akıl tutulması yaşayanların yapabileceği şeyler…

Gerçekler güneşe benzer, menfaat düşkünleri gözleri yakar korkusu ile çok defa bakmazlar bu güneşe. Hak yerde kalmaz. “Bir tek kişiye yapılan bir haksızlık, bütün topluma yapılan bir tehdittir” der Montesquieu. Bugün bana yarın sana, bu işler para ile değildir sıra iledir. Sıranın kendinize geleceği günü bekleyin çünkü inanın geliyor.

Kaşgarlı Mahmud, “Avcı nice tuzak, hile bilirse ayı da onca yol bilir” demiş, hile ve tuzaklara karşı onlarca gerçek yol vardır, sahtekarlara vakti geldiğinde tokat gibi gerçekleri çarpmak gerekir. Hilesiz, hurdasız güzel insanların, güzel günlerin, gerçeği görenlerin, haksızlıklara karşı duranların artacağı nice hakkaniyetli günlere dilekleri ile eyvallah.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı
%d blogcu bunu beğendi: