Index Grup Yönetim Kurulu Başkanı Erol Bilecik: Küresel sistemin maskeleri düştü

Türk Sanayici ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) önceki Başkanı, Index Grup Yönetim Kurulu Başkanı Erol Bilecik, “Gündem Özel” sohbetimizde COVID-19 sürecinin etkilerini değerlendirirken, “Pandemi pek çok alanda küresel sistemin maskelerini düşürdü. Salgın, var olan küresel siyasi ve ekonomik yapılardaki fay hatlarını ortaya çıkardı” dedi. Pandemiyle küresel çapta güvensizlik ve kötümserlik atmosferinin oluştuğunu belirtip, şu mesajı verdi: “Uzun vadede dünya iyiye gidecek. Her zaman sorunlar vardır ama her şeye rağmen iyimser olmaya mecburuz.”

Index Grup Yönetim Kurulu Başkanı Erol Bilecik’e sorularımız ve yanıtları şöyle:

Umutla bakışı sağlayalım

• Aşıların çevreye girmesi kısmen iyileştirmiş görünse de COVID-19 süreci dünyada geleceğe ilişkin endişeleri daha da artırdı. ABD’de Biden dönemi, Trump döneminden ayrışsa da ticaret savaşları öne çıkıyor. Asya Pasifik Birliği RECP, dünya ticaretinde dengeleri etkileyecek gibi görünüyor. Nasıl bir dünyaya doğru yol alıyoruz?

Pandemi; gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki yaşam biçimlerini, siyasi ve ekonomik düzenleri, toplumların sosyalleşme ve dijitalleşme eğilimlerini derinden etkiledi. Önümüzü daha net görebilmek için normalleşme sürecinin belli bir aşamaya ulaşması ve salgının büyüme, istihdam, yatırım gibi alanlardaki yansımaları üzerinde kapsamlı hasar-tespit çalışmaları yapılması gerekiyor.

Pandemi de pek çok alanda küresel sistemin maskelerini düşürdü. Salgın, zaten var olan küresel siyasi ve ekonomik yapılardaki fay hatlarını ortaya çıkardı. Pandeminin arka planında halihazırda çoktan rayından çıkmış ve artan bir belirsizlikle şekillenen bir dünya yer alıyordu. Dolayısıyla dünya tarihinde ileride bu döneme dönüp baktığımızda muhtemelen COVID-19’un bir dönüm noktası olmaktan ziyade;

• ABD’nin liderliğinin azalması,

• Transatlantik ilişkilerin gerilmesi,

• Avrupa Birliği projesinin test edilmesi,

• Küresel işbirliğinin azalması, milliyetçilik ve popülizm politikalarının geri dönüşü gibi uluslararası politikanın mevcut eğilimlerini hızlandıran bir katalizör olduğunu göreceğimizi düşünüyorum.Pandemi her ülkenin siyasi ve ekonomik çehresine tesir etti. Dünyadaki bütün oyuncular ve küresel taraflar bugün aynı sınamalarla ve zorluklarla karşı karşıya. Sonuç olarak küresel işbirliğine şimdi her zamankinden daha fazla ihtiyaç var.

Yaşamımız; yaşadıklarımızla değil, beklentilerimizle şekillenir. Bana göre; pandemi sürecinde dünya ekonomisinin üstesinden gelmesi gereken en kritik sorunların başında, küresel çapta yayılan toplumsal kötümserlik ve güvensizlik atmosferi yer alıyor. Bu tarihi süreçte, toplumsal psikolojinin yönetilmesi ve insanların gelecek beklentilerinin iyileştirilmesinin ekonomik performans açısından ne kadar önemli olduğunu gördük. Her şey yoluna girer. Yeter ki insanların geleceğe yeniden umutla bakmalarını sağlayabilelim.

Dünyamız bu kriz ile mücadele edecek zenginliğe, bilgi birikimine sahip. İhtiyacımız olan şey; kapsayıcı, onarıcı, basiretli, birleştirici ve umut aşılayan bir liderlik anlayışı.

Büyük resme baktığımızda göreceğiz ki dünya her zaman daha iyiye doğru gelişmiş. Dolayısıyla, uzun vadede dünya bundan sonra da iyiye gidecek. Bu iyimserliği içimizde tutmamız gerektiğini düşünüyorum. Her zaman sorunlar vardır ve bunlardan yakınılır. Ama her şeye rağmen iyimser olmaya mecburuz.

Fırsata dönüşebilir

• COVID-19 süreci “Çin’de üret, Batı’da tüket” formülünün sıkıntıya yol açtığını ortaya koydu. Şimdi, “Nerede tüketeceksen orada üret” anlayışı öne çıkıyor. Siz bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye gibi değer zincirinin yöneleceği, tedarik merkezi olabilecek aday ülkeler bu dönemi nasıl yönetmeli?

2018’den bu yana ABD-Çin ekseninden başlayarak yükselmekte olan yeni-korumacılık ve ticaret savaşları eğilimleri daha da hızlanıp güçlenebilir.

Başta ABD ve Japonya olmak üzere birçok sanayileşmiş ülkenin küresel firmalarına yönelik üretim tesislerini Çin sınırları dışına taşımaları için teşvik paketleri çıkarması, önümüzdeki yıllarda Çin’in “küresel fabrika” konumunu kaybetmesine yol açabilir. Çin dışında ikinci bir tedarik noktası ya da B planı olmayan çok sayıda global oyuncunun yeni arayışlara girdiği bir dönemdeyiz. Artık her ülkenin alternatif tedarikçiler ve tedarik merkezleri üzerinde çalışması, B ve C planlarını oluşturması gerekiyor.

Özellikle son yıllarda lojistik alanında büyük atılımlar yapan ülkemiz gelişmişliği, stratejik konumu, lojistik deneyimi, nitelikli işgücü, genç nüfusun yeniliklere uyum kapasitesi ve kuvvetli girişimci profili ile Avrupa’nın ve bölgenin üretim üssü olmaya aday.

Dolayısıyla Türkiye’nin koronavirüs krizini global bir fırsata dönüştürülebileceğine, iyi ve hızlı bir planlama ve disiplinli bir yaklaşım ile dünya tedarik zincirinde Çin’e alternatif ülkeler potasına girebileceğine inanıyorum. Bunun için hazırlığımızı iyi yapmalıyız. Çünkü şans, hazırlıklı kişilerin cephesinde savaşır.

Türkiye bu dönemden avantajlı çıkabilir ama…

• Yeni dönemde Türkiye nasıl bir strateji izlemeli? Türkiye’nin rekabetçiliğini artıracak, istikrarlı büyümesini sağlayacak adımlar neler olabilir? Türkiye, bu dönemden avantajlı çıkabilir mi?

Türkiye elbette bu dönemden avantajlı çıkabilir. Önümüzdeki döneme bakacak olursak; küresel ekonomideki karmaşık görünüme rağmen Türkiye için ilk hedef; rasyonel politikalarla sürdürülebilir ve istihdam yaratan büyümeden ödün vermeden ilerlemek olmalıdır. Bugün, bilgi ekonomileri ve onun temel direği olan Ar-Ge faaliyetleri vasıtasıyla inovasyon her devletin uluslararası ortamdaki statüsünü belirliyor. Pandemi süreciyle birlikte artık her ülkenin teknoloji kullanımına bağımlı olduğu düşünülürse, gelişmiş teknolojik altyapı oluşturanların rekabette avantajı olacağı ortada. Kendine yeten bir teknolojik altyapı geliştirmek, her ülkenin çıkarına olacaktır.

Küresel arenada artık rekabetin kozu teknolojidir. Dolayısıyla Türkiye’nin bugün yapacağı en önemli hamle, dijital dönüşümde hız kazanmasıdır. Teknolojiye, dijital dönüşüme ve bunu yönetecek yetenekli insan kaynağına akılcı yatırımların yapılması ve belirli bir ekonomik reform sürecinin hayata geçirilmesini bu anlamda çok önemli buluyorum.

Uzun vadede Türkiye için ön görülen iyimser tablonun gerçekleşmesi ve ülkemizin potansiyelinin açığa çıkması için güçlü Türkiye hikayesinin ve marka algısının tüm dünyaya çok daha iyi ifade edilmesi gerekiyor. Ülkemize yatırım akışının sürmesi ve yeni yatırımların çekilebilmesi için bu çok önemli. Bununla birlikte, ülkemizin yatırım ortamının her geçen gün sayısı artan rakiplerinden çok daha fazla öngörülebilir olması gerekiyor.

Bu doğrultuda temel hak ve özgürlükleri genişleten, hukuk devletini güçlendiren, serbest piyasa ekonomisinden ödün vermeden, kurumların bağımsız ve piyasa odaklı çalışmasını sağlayan hamlelere daha fazla ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Dışarıya istediğini söyleyen istemediğini işitebilir

• Türkiye’nin jeopolitik riskleri biliniyor. Dış politikada atılan adımlar, alınan tavırlar, jeopolitik riskleri yönetme tarzı iş dünyasını nasıl etkiliyor? ABD ve AB yaptırımdan söz ederken, ekonomik ilişkileri siyasi gerilimlerden uzak tutmak mümkün mü?

Küreselleşen dünyada bugün dış politika, tüm ülkelerin ekonomilerini etkiliyor. Türkiye’de de biliyoruz ki uluslararası politikada iletişime dayalı sıcak ilişkilerin kurulduğu her dönem, ekonomimiz ivme kazanmıştır. Dış ilişkilerde istikrar, ekonomik istikrar için “olmazsa olmaz” bir gerek şarttır. Ekonomi, dış ilişkilerin aynası gibidir. Dış politikadaki her değişim, ekonomiye anında yansır. İş dünyasının bir gözü ekonomide, diğer gözü ise dış politikadadır.

Dış ilişkiler oldukça hassasiyet gerektiren bir hesap-kitap işidir. Dış ilişkilerde istediğini söyleyen, istemediğini işitmek zorunda kalabilir. Ülkeler arası ilişkilerde kısa vadeli ve aceleyle atılan adımlar, ekonomimizin sadece bugününü değil, yarınını da etkiler. Dış politikada “bir oraya bir buraya savrulan” bir yaklaşımın elbette ki ekonomiye faydası olmaz, zararı olur. Dış ilişkilerde ipleri sürekli gerip gevşetmenin çok ciddi ekonomik, toplumsal ve siyasi maliyetleri olur. Tepkilerimizi kontrol edemezsek, tepkilerimiz hayatımızı kontrol eder.

Kalıcı çözümler için iş dünyası olarak bizim önceliğimiz her zaman; istikrarlı, uluslararası yatırımcılarla dost, tarafsız, değişime açık ve güvenilir bir ekonomi yönetimidir. Dış politika hiçbir zaman iş dünyası için ekonomik riski büyütmemelidir. Bütün dünya ülkelerine ve iş insanlarına Türkiye’nin güvenli bir ülke olduğunu, burada parlak bir gelecek olduğunu ve ülkemizdeki yatırımlarına devam etmeleri gerektiğini göstermemiz gerekir.

Başka ülkelerle yaptırımlar ve anlaşmazlıkların değil, ekonomik işbirliklerinin ve yatırımların konuşulduğu ılımlı bir ortama ihtiyacımız var.

Türkiye’nin uzun vadeli adımlara ihtiyacı var

• Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıkladığı “Ekonomi Reformları” beklentiyi karşılayacak düzeyde mi?

Paketin kapsamlı reformlardan çok; pandeminin ekonomide yarattığı olumsuzlukları düzeltmeye yardımcı olacağını düşünüyorum. Bu kısa vadeli sorunlarımızın ardından ekonomimizin diğer ihtiyaçlarının da daha kapsamlı olarak ele alınacağına inanıyorum. Türkiye’nin artık kısa vadeli hamleler yerine, uzun vadeli adımlara ihtiyacı var.

Yeni ekonomi reformlarının kalıcı başarısı için beraberinde Türkiye’nin demokrasi, yargı bağımsızlığı ve özgürlükler konusundaki karnesini düzeltecek adımlar atmamız gerektiğine inanıyorum. Yatırımcıların güvenini tazelemek, ülke imajımızı ve kredibilitemizi artırmak için ekonomik reformlar, hukuk ve demokrasi reformlarıyla birlikte hayata geçirilmelidir.

Kuyuyu, susamadan önce kazmak gerekir

• Çin’in 14’üncü 5 yıllık planında, AB’nin 7 Ocak’ta ilan ettiği yeşil teknolojik dönüşüme dayanan “Sanayi 5.0” stratejisinde, Biden yönetiminin ABD Ulusal Güvenlik Strateji Ara Belgesi’ne baktığımızda görünen o ki, teknolojik gelişmeler ve getirdiği sorunlar önümüzdeki 10 yılda büyük resmin merkezine oturacak. Rekabetin çerçevesini değiştirecek. Türkiye, bu süreçte nasıl bir pozisyon almalı?

Dünya gündeminde yer alan bu gelişmelerin nedeninin sürdürülebilirlik, teknolojik dönüşüm ve ekonomik büyümede yeni bir yol arayışı olduğunu düşünüyorum. Bu gelişmeler iklim değişikliği ile mücadelenin ötesinde, aynı zamanda Çin, ABD ve AB’nin yeni büyüme stratejilerinin bir yol haritası. Dünya ekonomisindeki bu yeni yaklaşımın, kısa vadede kazananları ve kaybedenleri olacağı aşikar. Kuyuyu susamadan önce kazmak gerekir. Kazananlar arasında yer almak için; Türkiye’nin de küresel ekonomideki bu gidişatı doğru okuyarak hızla, kapsamlı ve sürdürülebilir bir büyüme stratejisi oluşturması gerektiğine inanıyorum. Bizim de insan merkezli ve sürdürülebilir sanayiye geçmek üzere; yeşil ve dijital teknolojilerle dönüşüm için Türkiye’ye özgü bir yol haritası çizmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bu yol haritasının merkezinde hem teknoloji hem de yüksek teknoloji üretimi ve ihracatı olmalıdır ki bu yol haritasını Türkiye ekonomisinin sürdürülebilir geleceği için çok büyük bir fırsat olarak görüyorum.

Dijital dönüşüm 100 trilyon dolarlık fayda yaratacak

• Siz İTÜ mezunu, Türkiye’nin ilk bilgisayar mühendisleri arasındasınız. Teknolojik ve dijital dönüşüm ülkelerin ekonomilerinde, şirketlerin verimliliklerinde nasıl bir etki yaratıyor? Teknolojik ve dijital dönüşümde önemli yol alabilen ülkeler, şirketler büyümede çok mu öne geçiyor?

Dijitalleşme ile gelen en büyük fırsat şüphesiz; verimlilik artışı, müşteri ihtiyaçlarına hızlı cevap verebilme, farklılaşma, inovasyon ve yeni gelir kaynaklarının yaratılmasıdır. Yine bu kapsamda, çok kârlı ve yüksek hacimli bir iş kolu olan e-ihracat da önemli bir potansiyel barındırıyor. Özetle buradaki fırsat, rekabet avantajıdır. Özellikle pandemi neticesinde, dijital dönüşümün rekabetteki etkisi, şüphesiz daha da kritik bir hale geldi. Dünya Ekonomik Forumu’na göre dijital dönüşümün 10 yıllık dönemde toplamda 100 trilyon dolar ekonomik fayda yaratması bekleniyor.

Sadece yapay zeka ekonomisinin 2030 yılına kadar oluşturacağı ekonominin boyutunun ise 15.7 trilyon dolar olacağı öngörülüyor. 3 trilyon dolarlık bir blokzincir ekonomik büyüklüğü, 500 milyar dolarlık bir nesnelerin interneti teknolojileri büyüklüğü ve diğer dönüştürücü teknolojileri ele aldığımızda, bu değer 20 trilyon dolarlık bir rakamın üzerine çıkıyor. 133 trilyon dolarlık bugünkü dünya ekonomisinin büyüklüğüne baktığımızda, bu teknolojilerde söz sahibi olacak ülkelerin önümüzdeki 100 yılın yeni dünya liderleri olacağını söylemek, sürpriz olmaz.

Dijital dönüşüm, Türkiye’nin global rekabetçi gücünü artırabilecek en önemli unsurdur ve bizim de bu yolda hızla ilerlememiz şarttır.

Hayata hep iyimser baktım pişman olmadım

• Elon Üniversitesi’nin 915 uzman arasında yaptığı bir araştırma pandemi sonrası dönemde eşitsizlik ve adaletsizliğin büyüyeceğini, otoriter eğilimlerin yükseleceğini, yapay zekanın, robotların küreselleşmenin olumsuz etkilerini artıracağını, dünyada işsizliğin büyüyeceğini, kanıt temelli düşünceye ve politikaya yönelik tehditlerin artacağını belirledi. Araştırmaya dayalı rapora göre, dijital ortamda yaşayan bireylerin akıl sağlığına yönelik baskılar artacak. Bu saptamaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Böyle dönemlerde en mantıklı yaklaşım, ihtiyatlı davranmaktır. Benim dikkate aldığım dinamik, insanın içindeki iyiye olan inancımdır. Ben hayata hep iyimser bakmaya çalıştım ve bundan hiç pişman olmadım. İnsanlar geçmişte de değişik şekillerde felaketler yaşamıştır ve her felaket sonrasında daha iyi bir yaşam için çözüm yolları bulmuştur.

Pandemiyle mücadele sürecinde geniş ölçüde paylaşılan “hepimiz birlikteyiz” anlayışının, iklim değişikliği, nükleer silahlar, küresel göç, aşırı yoksulluk ve biyolojik çeşitlilik kaybı sorunlarına daha fazla küresel sahip çıkma, teknolojinin hayatın her alanına getirdiği yenilik ve geliştirmeler açıkçası bana umut veriyor.

Teknolojik gelişmelerin iyiye kullanılmasıyla sosyal dengeler yeniden kurulabilir, toplumsal adalet ve eşitlik duygusu yeniden güçlendirilebilir, yaşam kalitesi iyileştirilebilir, gelir adaletsizliğinin üstesinden gelinebilir. Gücümüzü iyi şeyler için kullanarak gelecek nesillere daha yaşanabilir bir dünya bırakabileceğimize inanıyorum.

İnovasyon, özgür düşünce ortamında gerçekleşir

• Devlet önemli teşvikler veriyor ama Ar-Ge ve inovasyonda arzulanan noktada değiliz. İhracatımızda yüksek teknolojiye dayalı ürünlerin payı yüzde 3-4 dolayında. Bu yolculukta başarı için sadece teşvikle gelmiyor mu?

Türkiye’nin ileri teknolojili ürünler üretmesi için her şeyden önce eğitim sistemini yenilemesi ve çağa uygun bir hale getirmesi gerekiyor. Ekonomik gelişmişlik ve kalkınma seviyesi ile inovasyon ve teknoloji yaratma kapasitesi arasında doğru orantılı bir ilişki vardır. Araştırma, geliştirme ve inovasyon ancak ve ancak özgür düşünce ortamında ve bilimsel bir yaklaşımla eğitilmiş insan kaynağı ile gerçekleşir.

Ancak maalesef biz hâlâ eğitime, bilime ve teknolojiye gereken önemi vermiyoruz. İnsana yatırım yapan, bilim ve teknoloji üreten ülkeler, ekonomik büyümelerini de sürdürülebilir hale getirmeyi başarıyor. Geleceğimiz için öncelikle inovasyonun ve özgür düşüncenin cesaretlendirildiği ortamlar oluşturmamız gerekiyor.

Büyüme önemli ama sürdürülebilir olmalı

• COVID-19 krizine rağmen Türkiye 2020’de yüzde 1.8 büyümeyle dünyada öne çıktı. Bu büyümeyi nasıl yorumluyorsunuz?

Bütün dünya ekonomilerini derinden sarsan böyle tarihi bir yılda Türkiye ekonomisinin büyümesi elbette ki çok önemlidir. Bu büyümenin en önemli nedeni, ülkemizde çok güçlü bir kredi politikası uygulanması oldu. Düşük faizli krediler, hem konut hem otomobil piyasasını canlandırdı ve bunlar da büyümeye etki etti.

Türkiye’de ekonomi yavaşlamaya başladığında, genellikle reçete kredi hacmini artırmak olur. Ancak bu elbette ki sürdürülebilir bir ekonomi politikası değildir. Ekonominin kredi yoluyla büyütülmesi, çoğunlukla işsizlik ve gelir dağılımı açısından iyi sonuçlar doğurmayan bir yoldur. Uzun vadede daha sağlıklı, kalıcı, sürdürülebilir ve enflasyonu da kontrol altına alınmış bir büyümeyi hedeflememiz gerekir.

Ülkemize güven tazelensin sözümüz yine ‘senet’ olsun

• 6 Kasım 2020’den sonra uygulanan ekonomi politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye açısından son dönemde ekonomi yönetimindeki değişiklikleri, oldukça olumlu buluyorum. Para politikasının sıkılaştırılması ve sadeleştirilmesi, kredi büyümesinin dizginlenmesi yurt içinde olduğu kadar uluslararası sermaye çevrelerinde de olumlu yanıt buluyor. Liranın değer kazanmasını, kredibilitenin iyileşmesini, Türkiye’nin risk priminin düşmesini sağlayan bu politika değişikliğinin, enflasyonu da kademeli olarak düşüreceğini umuyorum. Diğer taraftan kurların daha stabil hale geliyor olması da olumlu bir gelişme.

Ekonomiyi yaratan güven; güveni yaratan ise aksiyondur. Ülkemize olan güveni tazelemek ve sözümüzün yeniden senet olmasını sağlamak için dünya ile ilişkilerimizi hızla geliştirmemiz gerekiyor. Uzlaşmacı, demokratik, insan haklarına ve hukuka saygılı, çağdaş bir ülke olma yolunda adımlarımızı attıkça, ekonomi ve hukuk alanında gereken reformları hayata geçirdikçe her şeyin daha iyiye gideceğine inanıyorum.

Riskten uzak durmak yaşamdan uzakdurmaktır

• Bugün üniversitenin son sınıfına gelmiş ya da yeni mezun gençlere Erol Bilecik hayat tecrübesinden süzülüp gelen hangi rafine önerilerde bulunur?

Bir an önce kendinizi adayacağınız, sizi heyecanlandıran ve harekete geçiren güçlü bir hayaliniz olsun. Bu hayali gerçekleştirmek için daima büyük düşünün, ancak küçük başlayın. Kendinize güvenin ve risk almayı sevin. Unutmayın; riskten uzak durmak, yaşamdan uzak durmaktır.

İletişimde başarılı olmaya daima özen gösterin. Zira siz ne söylerseniz söyleyin; söylediğiniz, karşınızdakinin anladığı kadardır. Çok çalışın ve asla vazgeçmeyin. Dünya vazgeçenleri değil; azmedenleri hatırlar. Hayat uzun bir yol. Bu yolda şunu hiç unutmayın: Bir şey olmuyorsa, daha iyisi olacağı içindir.

Dünyayı değiştirecek bir Unicorn’a imza atmak isterdim

• 30 yaşın altında ama bugünkü deneyimlerine sahip Erol Bilecik hangi sektör veya alanda hangi işi yapmayı düşünür?

Muhtemelen yine bilim ve teknoloji odaklı girişimcilik ekosisteminde yerimi almak isterdim. Global çapta bakacak olursak şirketler, yatırımcılar ve üniversiteler, rotalarını bu yöne doğru çevirmeye başladılar. Bilim ve teknoloji odaklı araştırmaların, işbirlikleri ve ürün geliştirmenin ardı arkası kesilmiyor. Türkiye açısından bakacak olursak da; yüksek potansiyele sahip, yenilikçi, katma değerli ve teknolojiye duyarlı ekosistemin, teknolojik girişimler için en uygun pazarlardan biri olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Bugünkü tecrübelerime sahip ve 30 yaşında bir genç olsaydım; tutkulu bir girişimci olarak Türkiye’den çıkıp dünyayı değiştirecek bir unicorn’a imza atmak isterdim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.