Dünden bugüne

Her zaman PAZAR günlerini önemli bulurum. Önemlidir çünkü çalışanların dinlenme günüdür bu günler. Nasıl dinlenme denecek olursa; kişi veya kişilerin kendilerinin seçeceği bir hareket tarzıdır derim.

Çalışmayan ne yapacak? Örneğin emekliler. Onlar için her gün dinlenme zamanıdır desek yanlış olmaz sanırım. Yani “deliye her gün bayram” hesabı. Lafı şuraya getirmek istiyorum; biz her Pazar günü iki çalışan, iki emekli kişiler olarak yani dört kişi (bazen artı-eksi olur) doğaya çıkarız. Bu çıkış mevsimine göre gidilecek yer olarak farklılık gösterir. Kışın sıcak yerler, yazın esintili yerler gibi. Bir de “ufku geniş ve derin” yerler tercihimizdir. Güneş’in batışını izlemek isteriz ve Ay’ın doğuşunu da izlemek bizim için sevk olur. Her ikisinde de akşamın mutlaka ve tabi doğal olarak beklenmesi gerekir.

Bu bekleme zamanı içinde çoğu zaman suskun kalırız. Çoğu zaman da Leonard Cohen’in şarkılarının “fon” oluşturduğu masamızda kendimizce “ufku geniş ve derin” konuları tartışır, irdeler, yorumlarız. Bu genellikle doğup, büyüdüğümüz yeri (Yerkesik) kapsayan konular olur. Aşağı yukarı her oturumda şiir konumuz olur. Hüseyin Atılgan arkadaşımız çoğu şiirini bu ortamlarda üretmiştir. Bu ortamlardan Hüseyin arkadaşımızın kaleminden kitaplar çıkmış ve daha “yolda” olan kitaplar da çıkacaktır.

Son “Pazar Oturumumuz” da aynı minval üzere güneşin batışını bekledik.  Güneş dağların arkasında kaybolur kaybolmaz hava birden serinlemeye başladı. Hatta serinlikle ayaz arası bir durum ortaya çıktı. Galiba biraz üşümüşüz bile, ben bunu sonradan hafif burun akıntım sonucu anlayabildim. Demek ki giysilerimiz buna uygun değilmiş ve “tedbirsizmişiz”

Bu yaşadığımız beni çok gerilerde kalmış bir başka yaşamışlığıma götürdü çağrışım yoluyla. O zaman henüz yaz mevsiminin ortalarıydı üstelik ve altmışlı yılların ikinci yarısıydı bu günler, benim öğrencilik yıllarım.

O zamanlarda Yerkesik coğrafyamızdaki dağlarda çamlar kesilerek kereste üretiliyordu, bu işler yaz aylarında daha yoğundu. Yanılmıyorsam altı-yedi yıl sürdü bu iş. Demek ki devlet politikasıymış ki bu işler olmuş.

Babam kamyon şoförüydü ben de İstanbul’da öğrenci. Ailemizin geçimi kamyonculuktu. Zaman zaman tütüncülük de yapıyordu annem.

O zamanlarda İstanbul’da öğrenci olmak (anadan-babadan para geldiği sürece) zor değildi.

Bu günden o günlere (1965’in ikinci yarısı) baktığımızda enflasyon çok düşüktü ve babamın bana gönderdiği para hep aynı miktardaydı ve öyle kaldı yıllarca.

Yaz tatillerine geliyordum. Her gelişimde babamın dağdan kereste (tomruk) taşıma işinde yardımcı oluyordum, yaz günü sıcaktı havalar. Kamyona kereste yüklerken çok yoruluyor ve çok da terliyorduk, içtiğimiz su bir bakıma neredeyse hemen ter olarak çıkıyordu bütün çalışanlardan. Çalışan olarak çok öğrenci vardı, harçlıklarını da çıkarıyorlardı sonuçta.

Çoğu zaman fırından aldığımız ekmekle ve de yol kenarlarındaki armutlarla yiyeceğimizi karşılıyorduk yoğunluktan.

Derken günler geçip gidiyordu. Bir gün neden icap ettiyse “bu akşam eve gitmeyelim, dağda kamyonda yatalım, erkenden kalkar işimize bakarız.” Dedik.

Ve kaldık o gece dağda..

Yorgunluk uykuyu daha erken getiriyor.

Uyumuşuz, açık, örtüsüz.

Ama gel gör ki ayaz yavaş yavaş kendini hissettiriyor, bu durum sürdükçe ayazdan uyuyamaz hale geldik..

Uykusuz ve zor geçmişti o gece.

Anladım ki “tedbirsizmişiz.”

Dünden bugüne hala öğreniyoruz ki “tedbir” (önlem) sadece sözlüklerde açıklandığı gibi kalmıyor, uygulamak lazım, yaşamak gerek.

Ve bir soruyla sona gelelim; ülke ekonomimizin bu günkü göstergeleri ile İstanbul gibi bir yerde beş yıl kadar aynı miktar para ile geçinmek mümkün müdür.?

Cevabı sizlerden olsun…

Bu Habere Yorum Yapın