DOLAR 8,6381-0.17%
EURO 10,14090.09%
ALTIN 490,83-0,20
BITCOIN 3767516,38%
Muğla
20°

AÇIK

05:19

İMSAK'A KALAN SÜRE

  • Hamburger Menü 1
  • Hamburger Menü 2
  • Hamburger Menü 3
  • Hamburger Menü 4
  • Hamburger Menü 5
  • Hamburger Menü 6
  • Hamburger Menü 7
Süleyman Çelik

Süleyman Çelik

11 Eylül 2021 Cumartesi

KUTLU YOLCULUK

blank
0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

Milli Mücadele, okullarımızda Büyük Kurtarıcı’nın 3 yıl kadar süren, engelsiz, engebesiz, dümdüz bir Anadolu yolculuğu gibi anlatılır: “Atatürk 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı. 22 Haziran’da Amasya’da bir genelge yayımladı; 23 Temmuz’da Erzurum’da ve 4 Eylül’de Sivas’ta kongreler yaptıktan sonra Ankara’ya gitti. 23 Nisan 1920’de TBMM’ni topladı. İnönü ve Sakarya muharebelerinden sonra, 26 Ağustos 1922’de Kocatepe’den başlatılan Büyük Taarruz ile 9 Eylül’de düşmanı İzmir’de denize döküp vatanı kurtardı!..”

Oysa gerçek bunun tersiydi. Türk ulusunun kaderinin belirlendiği, bu kutlu yolculuğun geçtiği yollar, duvarlar, dikenli teller, mayınlar, tuzaklar, hain pusular/ ihanetler ve daha akla gelebilecek, hatta gelemeyecek her türlü engellerle dolu; Atatürk dışındaki herkes tarafından geçilmesi olanaksız görülen çok çetin bir yoldu…

***

En büyük tuzaklar, geçen hafta 102.yıl dönümünü kutladığımız Sivas Kongresi’nde kurulmuştu. Ancak yayımlanan kutlama iletilerinde, bu tuzaklardan söz eden olmadı. Genelde herkes kongreyi, “dikensiz gül bahçesi” gibi tanımlıyor, manda önerilerinin kabul edilmeyip, “Ya İstiklal Ya Ölüm” kararı alındığını, bildiriyor ve alkışlıyordu. Atatürk’ün Milli Mücadele’yi ulusa mal etmek amacıyla düzenlediği ve kutsal yolculuğun önemli bir aşamasını oluşturan bu kongreyi biz de kutlarken, kurulan tuzaklardan biraz söz edelim…

En başta Milli Mücadele’ye karşı olan İstanbul Hükümeti, valiliklere genelge göndererek, “Kongre için delege seçimleri yapılmasına izin vermemelerini ve seçilmiş olanlar varsa, onların da Sivas’a gitmesinin engellenmesini” istedi. Ayrıca Sivas Valisi’ne “Kongrenin toplanmasına izin vermemesini” emretti. Sivas’ta bulunan Fransız kontrol birliğinin komutanı da valiye, “kongrenin toplanması halinde kentin işgal edileceğini” bildirdi. Erzurum’da bulunan Atatürk ile görüşen Vali Reşid Paşa, bu gelişmeleri aktararak kongreden vazgeçilmesini istedi. Ancak O, “bundan vazgeçilmeyeceğini, kendisinin de böylesi blöflerden korkmaması gerektiğini” söyledi. Bunun üzerine vatansever bir kişi olan vali, tehditlere aldırmadı…

Beklenen bu engellerin yanında, Atatürk’e en büyük tuzak yakın arkadaşları tarafından kuruldu…

***

Bilindiği gibi, Mondros Ateşkes Antlaşmasından sonra, tahtını korumaktan başka bir şey düşünmeyen Halife Sultan Vahdettin, İngiltere’ye teslim olmuş ve İngiliz mandası (güdümü) altında kukla bir padişah olmaya razı olarak, ülkeyi de İngiltere’ye teslim etmek istemiştir.

Başını, Amerikan misyoner okulu Robert Kolej mezunu Halide Edip’in çektiği bir kesim ise Amerikan mandası istiyordu. Bu kesim, “Almanya ve Avusturya ile birlikte iken bile yenildiğimiz, dünyanın en güçlü devletlerine karşı tek başımıza bağımsızlığımızı kazanmanın olası olmadığını” öne sürerek, “bir güçlü devlete sığınmaktan başka çare olmadığını” savunuyor; “İngilizlerin zalim, buna karşılık Amerikalıların daha insaflı olduğunu” bildirerek Amerikan mandası istiyordu…

Vatanı düşmana teslim etmekten çekinmeyen İngiliz Mandacılarının tersine Amerikan Mandacılarının, “başka kurtuluş yolu görmeyen vatanseverler” oldukları kabul edilir. Gerçekten, boyunlarında Padişah’ın idam fermanı olduğu halde Ulusal Kurtuluş Savaşımızda büyük hizmetler yapmış paşalar da başlangıçta Amerikan mandacısı idi. Bir tek “Ya İstiklal Ya Ölüm” diyen Atatürk, tam bağımsızlıktan yanaydı ve bunun başarılacağına yalnız O inanıyordu…

***

Amerikan mandacıları Sivas’a çok hazırlıklı geldiler. Halide Edip, gözlemci olarak Sivas’a bir Amerikalı gazeteci ve Atatürk’e de “Amerikan mandasının faziletlerini anlatan” sayfalar dolusu bir mektup göndermişti. Chicago Daily News’in muhabiri olan Louis E. Browne, aslında bir istihbarat subayı idi ve Halide Edip gibi o da Wilson Cemiyeti üyesi idi…

Erzurum Kongresi bittikten sonra bir süre daha kalarak, Sivas Kongresinin hazırlıklarını oradan izleyen Atatürk’ten daha önce Sivas’a gelmiş olan, Rauf Bey, Refet Bele, İsmail Fazıl Paşa, Bekir Sami Bey (Kunduk) ve İsmail Hami Bey (Danişmend)’in de aralarında bulunduğu mandacılar, kendi aralarında toplanarak Atatürk’ü Kongre Başkanı yapmama kararı aldılar…

***

Yol giderlerini karşılayacak paraları olmayan Atatürk ve arkadaşları, Emekli Binbaşı Süleyman Bey’den 900 lira borç alıp gereksinimlerini karşılandıktan sonra, 29 Ağustos 1919 günü Sivas’a gitmek üzere Erzurum’dan ayrıldılar.

Erzincan’da önlerine çıkan jandarma, “Dersimli eşkıyaların tutmuş olduğu Kemah Boğazı’nı açmak üzere bir müfrezenin görevlendirildiğini, yol güvenli duruma gelene kadar kendilerini Erzincan’da konuk edeceklerini” bildirdi. Jandarmaya, “bekleyecek zamanları olmadığını” söyleyen Atatürk, arkadaşlarına dönerek, “gerekirse vuruşarak gideceğiz” dedi ve sözlerini sürdürdü. “Bu esnada içimizden vurulup düşecekler olursa, her kim olursa olsun bunları kurtarmak için zaman kaybedilmeyecek ve kalanlar yola devam edecektir” talimatını verdikten sonra konvoyun başına geçerek hareket etti. Neyse ki Kemah Boğazı ve başka bir yerde, hiçbir tehlike ile karşılaşılmaksızın, 2 Eylül akşamı Sivas’a varıldı.

Atatürk, kongrenin yapılacağı binaya girerken karşılaştığı Rauf Bey, “arkadaşlar karar aldı, seni değil İsmail Fazıl Paşa’yı başkan yapacaklar” dedi. Aslında Sivas’a girerken böyle bir karar alındığı kendisine bildirilmiş, ancak en yakın arkadaşlarından böyle bir davranış beklemeyen Atatürk buna inanmamış, hatta haberi getiren kişiyi terslemişti. Şimdi gerçek olduğunu öğrenince sinirlendi ve Rauf Bey’e, “bunu sen düzenledin, değil mi?” dedikten sonra kendisini tutarak başka bir söz etmeksizin odasına çıktı…

İsmail Fazıl Paşa, Atatürk’ün Harp Okulu’ndan beri en yakın arkadaşı olan Ali Fuat Paşa’nın babasıydı. Öğrenci iken Atatürk, birçok hafta sonunu arkadaşının evinde geçirmiş; bilgisi, konuşması ve davranışları ile İsmail Fazıl Paşa’nın takdir ve sevgisini kazanmıştı. Doğal olarak, kendisi de İsmail Fazıl Paşa’ya büyük saygı duyardı. Mandacılar bunu bildikleri için, Atatürk’ü açmaza sokmuşlardı. Ancak Atatürk’ü tanımadıkları halde yaptıklarını bilen delegeler, şimdi karizmatik kişiliği ile karşılarına çıkınca tercihlerini ondan yana kullandılar. Gidişi gören mandacılar, bu kez “başkanlığın dönüşümlü olarak yapılmasını” önerdiler. Ancak öneri kabul edilmedi ve büyük bir çoğunlukla Atatürk Kongre Başkanı seçildi.

***

Başkanını seçip çalışmalara başlayan Kongre, bu kez Ali Galip tehdidiyle karşılaştı. Elazığ Valisi olan Ali Galip, daha önce Amasya’dan Erzurum’a gitmek üzere Sivas’tan geçerken Atatürk’ü tutuklatma girişiminde bulunmuş, ancak başarılı olamamıştı. Reşid Paşa’ya sözünü dinletemeyerek Kongre’nin toplanmasını engelleyemeyen İstanbul Hükümeti, bu kez Ali Galip’i Sivas Valiliği ve Kolordu Komutanlığına atayarak kendisinden, “Kongre’yi dağıtıp Atatürk’ü tutuklayarak İstanbul’a göndermesini” istedi. Bu gelişmeyi öğrenen Atatürk, Malatya’ya kadar gelmiş bulunan Ali Galip ve topladığı askerlerin üzerine, çevredeki askeri birlikleri göndererek dağıttı; Ali Galip Halep’e kaçarak canını kurtardı…

***

Bu olay sonlandırıldıktan sonra Kongre çalışmaları hızlandırıldı. 8-9 Eylül günleri manda tartışmaları ile geçti. Tartışmalarda hazırlıklı gelen mandacılar ağır basıyor; özellikle İsmail Fazıl Paşa, Refet Paşa, Bekir Sami ve İsmail Hami beylerin konuşmaları etkili oluyordu. Kongre delegelerinin çoğunluğunun manda lehine döndüğü sırada, manda düşüncesine karşı en sert tepkiyi, kongreye Tıbbiye delegesi olarak toplantıya üniforması ile katılmış 18 yaşındaki bir askeri Tıbbiye öğrencisi olan Hikmet (Boran) gösterdi.

Genç Askeri Tıbbiyeli, Atatürk’e seslenerek, “Paşam delegesi bulunduğum Tıbbiyeliler, beni buraya bağımsızlığımızı nasıl kazanacağımızı tartışmak üzere gönderdi. Mandayı kabul edemeyiz. Kabul edecek olanları şiddetle kınarız. Örneğin, manda fikrini siz kabul ederseniz size de karşı çıkar, Mustafa Kemal’i vatan kurtarıcısı değil, vatan batırıcısı olarak adlandırır ve kınarız”. Hikmet Bey’in yürekten kopan bu sözleri karşısında toplantıda hazır bulunanların gözleri yaşardı. Atatürk de çok duygulanarak, heyecanlı bir sesle, “Arkadaşlar gençliğe bakın, Türk milli bünyesindeki asil kanın ifadesine dikkat edin” dedi ve sonra Hikmet’e dönerek; “Evlat müsterih ol, Gençlikle gurur duyuyor ve gençliğe güveniyorum. Biz azınlıkta kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez ‘Ya İstiklal Ya Ölüm” dedi…

Genç Askeri Tıbbiyelinin heyecanlı konuşması mandacı paşaların etkisini gidermiş ve Kongre’nin havasını değiştirmişti. Orta yolu bulmak isteyen Rauf Bey’in, “ABD Senatosu’na bir mektup yazarak heyet isteyelim, gelişmeleri yerinde incelesinler” önerisi üzerine, manda tartışmaları sona erdi. Bu olmayacak duaya amin demekti. Böyle bir mektup yazılmadığı gibi, Kongrede alınan “İç ve dış bağımsızlığımız saklı kalmak kaydıyla dost devletlerin her türlü maddi desteğine açığız” kararıyla manda reddedilmiş, ulusal bağımsızlık benimsenmiş oldu…

Bu şekilde Sivas’taki engeller de geçildi ve kutlu yolculuğa devam edildi. Genç Askeri Tıbbiyeli’nin 9 Eylül 1919’da yapmış olduğu heyecanlı konuşmadan 3 yıl sonra, 9 Eylül 1922’de düşmanların denize dökülerek bağımsızlık rüyasının gerçekleştiği İzmir’e, 4 Eylül 2021’de Tıbbiyeli Hikmet’in heykeli dikildi…

İzmir’e çok yakışan bu heykelin yapılmasını sağlayan İzmir Askeri Tıbbiyeliler Derneği ile Büyükşehir Belediye Başkanına teşekkür eder, Genç Askeri Tıbbiyelinin rüyasını gerçekleştiren tüm kahramanlarımızı saygı ve minnetle anar ve Güzel İzmir’imizin kurtuluşunu kutlarım…

Süleyman Çelik (scelik44@gmail.com)

Devamını Oku

KUTLU YOLCULUK

blank
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Milli Mücadele, okullarımızda Büyük Kurtarıcı’nın 3 yıl kadar süren, engelsiz, engebesiz, dümdüz bir Anadolu yolculuğu gibi anlatılır: “Atatürk 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı. 22 Haziran’da Amasya’da bir genelge yayımladı; 23 Temmuz’da Erzurum’da ve 4 Eylül’de Sivas’ta kongreler yaptıktan sonra Ankara’ya gitti. 23 Nisan 1920’de TBMM’ni topladı. İnönü ve Sakarya muharebelerinden sonra, 26 Ağustos 1922’de Kocatepe’den başlatılan Büyük Taarruz ile 9 Eylül’de düşmanı İzmir’de denize döküp vatanı kurtardı!..”

Oysa gerçek bunun tersiydi. Türk ulusunun kaderinin belirlendiği, bu kutlu yolculuğun geçtiği yollar, duvarlar, dikenli teller, mayınlar, tuzaklar, hain pusular/ ihanetler ve daha akla gelebilecek, hatta gelemeyecek her türlü engellerle dolu; Atatürk dışındaki herkes tarafından geçilmesi olanaksız görülen çok çetin bir yoldu…

***

En büyük tuzaklar, geçen hafta 102.yıl dönümünü kutladığımız Sivas Kongresi’nde kurulmuştu. Ancak yayımlanan kutlama iletilerinde, bu tuzaklardan söz eden olmadı. Genelde herkes kongreyi, “dikensiz gül bahçesi” gibi tanımlıyor, manda önerilerinin kabul edilmeyip, “Ya İstiklal Ya Ölüm” kararı alındığını, bildiriyor ve alkışlıyordu. Atatürk’ün Milli Mücadele’yi ulusa mal etmek amacıyla düzenlediği ve kutsal yolculuğun önemli bir aşamasını oluşturan bu kongreyi biz de kutlarken, kurulan tuzaklardan biraz söz edelim…

En başta Milli Mücadele’ye karşı olan İstanbul Hükümeti, valiliklere genelge göndererek, “Kongre için delege seçimleri yapılmasına izin vermemelerini ve seçilmiş olanlar varsa, onların da Sivas’a gitmesinin engellenmesini” istedi. Ayrıca Sivas Valisi’ne “Kongrenin toplanmasına izin vermemesini” emretti. Sivas’ta bulunan Fransız kontrol birliğinin komutanı da valiye, “kongrenin toplanması halinde kentin işgal edileceğini” bildirdi. Erzurum’da bulunan Atatürk ile görüşen Vali Reşid Paşa, bu gelişmeleri aktararak kongreden vazgeçilmesini istedi. Ancak O, “bundan vazgeçilmeyeceğini, kendisinin de böylesi blöflerden korkmaması gerektiğini” söyledi. Bunun üzerine vatansever bir kişi olan vali, tehditlere aldırmadı…

Beklenen bu engellerin yanında, Atatürk’e en büyük tuzak yakın arkadaşları tarafından kuruldu…

***

Bilindiği gibi, Mondros Ateşkes Antlaşmasından sonra, tahtını korumaktan başka bir şey düşünmeyen Halife Sultan Vahdettin, İngiltere’ye teslim olmuş ve İngiliz mandası (güdümü) altında kukla bir padişah olmaya razı olarak, ülkeyi de İngiltere’ye teslim etmek istemiştir.

Başını, Amerikan misyoner okulu Robert Kolej mezunu Halide Edip’in çektiği bir kesim ise Amerikan mandası istiyordu. Bu kesim, “Almanya ve Avusturya ile birlikte iken bile yenildiğimiz, dünyanın en güçlü devletlerine karşı tek başımıza bağımsızlığımızı kazanmanın olası olmadığını” öne sürerek, “bir güçlü devlete sığınmaktan başka çare olmadığını” savunuyor; “İngilizlerin zalim, buna karşılık Amerikalıların daha insaflı olduğunu” bildirerek Amerikan mandası istiyordu…

Vatanı düşmana teslim etmekten çekinmeyen İngiliz Mandacılarının tersine Amerikan Mandacılarının, “başka kurtuluş yolu görmeyen vatanseverler” oldukları kabul edilir. Gerçekten, boyunlarında Padişah’ın idam fermanı olduğu halde Ulusal Kurtuluş Savaşımızda büyük hizmetler yapmış paşalar da başlangıçta Amerikan mandacısı idi. Bir tek “Ya İstiklal Ya Ölüm” diyen Atatürk, tam bağımsızlıktan yanaydı ve bunun başarılacağına yalnız O inanıyordu…

***

Amerikan mandacıları Sivas’a çok hazırlıklı geldiler. Halide Edip, gözlemci olarak Sivas’a bir Amerikalı gazeteci ve Atatürk’e de “Amerikan mandasının faziletlerini anlatan” sayfalar dolusu bir mektup göndermişti. Chicago Daily News’in muhabiri olan Louis E. Browne, aslında bir istihbarat subayı idi ve Halide Edip gibi o da Wilson Cemiyeti üyesi idi…

Erzurum Kongresi bittikten sonra bir süre daha kalarak, Sivas Kongresinin hazırlıklarını oradan izleyen Atatürk’ten daha önce Sivas’a gelmiş olan, Rauf Bey, Refet Bele, İsmail Fazıl Paşa, Bekir Sami Bey (Kunduk) ve İsmail Hami Bey (Danişmend)’in de aralarında bulunduğu mandacılar, kendi aralarında toplanarak Atatürk’ü Kongre Başkanı yapmama kararı aldılar…

***

Yol giderlerini karşılayacak paraları olmayan Atatürk ve arkadaşları, Emekli Binbaşı Süleyman Bey’den 900 lira borç alıp gereksinimlerini karşılandıktan sonra, 29 Ağustos 1919 günü Sivas’a gitmek üzere Erzurum’dan ayrıldılar.

Erzincan’da önlerine çıkan jandarma, “Dersimli eşkıyaların tutmuş olduğu Kemah Boğazı’nı açmak üzere bir müfrezenin görevlendirildiğini, yol güvenli duruma gelene kadar kendilerini Erzincan’da konuk edeceklerini” bildirdi. Jandarmaya, “bekleyecek zamanları olmadığını” söyleyen Atatürk, arkadaşlarına dönerek, “gerekirse vuruşarak gideceğiz” dedi ve sözlerini sürdürdü. “Bu esnada içimizden vurulup düşecekler olursa, her kim olursa olsun bunları kurtarmak için zaman kaybedilmeyecek ve kalanlar yola devam edecektir” talimatını verdikten sonra konvoyun başına geçerek hareket etti. Neyse ki Kemah Boğazı ve başka bir yerde, hiçbir tehlike ile karşılaşılmaksızın, 2 Eylül akşamı Sivas’a varıldı.

Atatürk, kongrenin yapılacağı binaya girerken karşılaştığı Rauf Bey, “arkadaşlar karar aldı, seni değil İsmail Fazıl Paşa’yı başkan yapacaklar” dedi. Aslında Sivas’a girerken böyle bir karar alındığı kendisine bildirilmiş, ancak en yakın arkadaşlarından böyle bir davranış beklemeyen Atatürk buna inanmamış, hatta haberi getiren kişiyi terslemişti. Şimdi gerçek olduğunu öğrenince sinirlendi ve Rauf Bey’e, “bunu sen düzenledin, değil mi?” dedikten sonra kendisini tutarak başka bir söz etmeksizin odasına çıktı…

İsmail Fazıl Paşa, Atatürk’ün Harp Okulu’ndan beri en yakın arkadaşı olan Ali Fuat Paşa’nın babasıydı. Öğrenci iken Atatürk, birçok hafta sonunu arkadaşının evinde geçirmiş; bilgisi, konuşması ve davranışları ile İsmail Fazıl Paşa’nın takdir ve sevgisini kazanmıştı. Doğal olarak, kendisi de İsmail Fazıl Paşa’ya büyük saygı duyardı. Mandacılar bunu bildikleri için, Atatürk’ü açmaza sokmuşlardı. Ancak Atatürk’ü tanımadıkları halde yaptıklarını bilen delegeler, şimdi karizmatik kişiliği ile karşılarına çıkınca tercihlerini ondan yana kullandılar. Gidişi gören mandacılar, bu kez “başkanlığın dönüşümlü olarak yapılmasını” önerdiler. Ancak öneri kabul edilmedi ve büyük bir çoğunlukla Atatürk Kongre Başkanı seçildi.

***

Başkanını seçip çalışmalara başlayan Kongre, bu kez Ali Galip tehdidiyle karşılaştı. Elazığ Valisi olan Ali Galip, daha önce Amasya’dan Erzurum’a gitmek üzere Sivas’tan geçerken Atatürk’ü tutuklatma girişiminde bulunmuş, ancak başarılı olamamıştı. Reşid Paşa’ya sözünü dinletemeyerek Kongre’nin toplanmasını engelleyemeyen İstanbul Hükümeti, bu kez Ali Galip’i Sivas Valiliği ve Kolordu Komutanlığına atayarak kendisinden, “Kongre’yi dağıtıp Atatürk’ü tutuklayarak İstanbul’a göndermesini” istedi. Bu gelişmeyi öğrenen Atatürk, Malatya’ya kadar gelmiş bulunan Ali Galip ve topladığı askerlerin üzerine, çevredeki askeri birlikleri göndererek dağıttı; Ali Galip Halep’e kaçarak canını kurtardı…

***

Bu olay sonlandırıldıktan sonra Kongre çalışmaları hızlandırıldı. 8-9 Eylül günleri manda tartışmaları ile geçti. Tartışmalarda hazırlıklı gelen mandacılar ağır basıyor; özellikle İsmail Fazıl Paşa, Refet Paşa, Bekir Sami ve İsmail Hami beylerin konuşmaları etkili oluyordu. Kongre delegelerinin çoğunluğunun manda lehine döndüğü sırada,manda düşüncesine karşı en sert tepkiyi, kongreye Tıbbiye delegesi olarak toplantıya üniforması ile katılmış 18 yaşındaki bir askeri Tıbbiye öğrencisi olan Hikmet (Boran) gösterdi.

Genç Askeri Tıbbiyeli, Atatürk’e seslenerek, “Paşam delegesi bulunduğum Tıbbiyeliler, beni buraya bağımsızlığımızı nasıl kazanacağımızı tartışmak üzere gönderdi. Mandayı kabul edemeyiz. Kabul edecek olanları şiddetle kınarız. Örneğin, manda fikrini siz kabul ederseniz size de karşı çıkar, Mustafa Kemal’i vatan kurtarıcısı değil, vatan batırıcısı olarak adlandırır ve kınarız”. Hikmet Bey’in yürekten kopan bu sözleri karşısında toplantıda hazır bulunanların gözleri yaşardı. Atatürk de çok duygulanarak, heyecanlı bir sesle, “Arkadaşlar gençliğe bakın, Türk milli bünyesindeki asil kanın ifadesine dikkat edin” dedi ve sonra Hikmet’e dönerek; “Evlat müsterih ol, Gençlikle gurur duyuyor ve gençliğe güveniyorum. Biz azınlıkta kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez ‘Ya İstiklal Ya Ölüm” dedi…

Genç Askeri Tıbbiyelinin heyecanlı konuşması mandacı paşaların etkisini gidermiş ve Kongre’nin havasını değiştirmişti. Orta yolu bulmak isteyen Rauf Bey’in, “ABD Senatosu’na bir mektup yazarak heyet isteyelim, gelişmeleri yerinde incelesinler” önerisi üzerine, manda tartışmaları sona erdi. Bu olmayacak duaya amin demekti. Böyle bir mektup yazılmadığı gibi, Kongrede alınan “İç ve dış bağımsızlığımız saklı kalmak kaydıyla dost devletlerin her türlü maddi desteğine açığız” kararıyla manda reddedilmiş, ulusal bağımsızlık benimsenmiş oldu…

Bu şekilde Sivas’taki engeller de geçildi ve kutlu yolculuğa devam edildi. Genç Askeri Tıbbiyeli’nin 9 Eylül 1919’da yapmış olduğu heyecanlı konuşmadan 3 yıl sonra, 9 Eylül 1922’de düşmanların denize dökülerek bağımsızlık rüyasının gerçekleştiği İzmir’e, 4 Eylül 2021’de Tıbbiyeli Hikmet’in heykeli dikildi…

İzmir’e çok yakışan bu heykelin yapılmasını sağlayan İzmir Askeri Tıbbiyeliler Derneği ile Büyükşehir Belediye Başkanına teşekkür eder, Genç Askeri Tıbbiyelinin rüyasını gerçekleştiren tüm kahramanlarımızı saygı ve minnetle anar ve Güzel İzmir’imizin kurtuluşunu kutlarım…

Devamını Oku

MUCİZE

blank
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Savaşta savunma yapmak kolaydır. Kale, tepe ya da en azından bir siperi korunak yaparak üzerine gelen düşmana ateş eder, yaklaştırmamaya çalışırsın…

Saldırı (taarruz) ise zordur. Bir korunağın arkasındaki düşmanı yenebilmek için gerek asker gerekse silah bakımından düşmandan güçlü olmak gerekir…

Ordumuz Sakarya Meydan Muharebesi’nde büyük kayıplar vermiş ve daha da acısı, başta sözde İslam’ın Halifesi sanına da sahip Padişah Vahdettin olmak üzere, İstanbul’daki hainlerin fitnelerine kanan askerlerin %60’a yakını kaçmıştı…

Bunlardan habersiz olan Meclis’teki muhalifler, en baştan “Sakarya’da geri çekilen düşmanın takip edilerek neden yok edilmediği?” sorusu ile başlayarak, daha sonra “hala neden saldırmıyorsunuz?”, yenilmekten mi korkuyorsunuz?” gibi sorular ile Başkomutan Atatürk’ü sürekli eleştirenlerin yanında, “Türk Ordusu’nun Yunan’ı yenebilecek gücü yok. Sakarya’da çizilen sınırı kabul ettik. Afyon- Eskişehir hattının batısını Yunan’a bıraktık” gibi kara propaganda yapanlar bile oluyordu…

Bu sözleri duyan düşmanın rehavete kapılacağını bilen Atatürk, eleştirilere kızmak bir yana memnun oluyor ve onlara yanıt vermeksizin saldırı hazırlıkları yapıyordu. Meclis’in yetkilerine sahip olduğu için, çıkardığı “Tekalif-i Milliye (Ulusal Yükümlülükler)” yasasıyla iç kaynakları harekete geçirirken, başta Sovyetler Birliği olmak üzere dost ülkelerden de silah noksanlığını tamamlamaya çalışıyordu…

1922 Ağustos’una doğru, düşmandan daha güçlü olmasa da ona yakın bir asker ve silah gücüne kavuşup, daha fazlasını sağlayamayacağını da anladıktan sonra, saldırı kararını verdi. Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ile birlikte harekat planını yaptıktan sonra gizlice Ankara’dan Akşehir’de bulunan Batı Cephesi Karargahına gitti…

Karargahda birlik komutanlarının da katıldığı bir toplantı düzenledi ve planı bilgilerine sundu. Başta Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa olmak üzere komutanların tümü plana karşı çıktılar. Onlara göre “plan riskli idi ve savaşı kaybedebilirdik!..” En sert eleştiriyi Birinci Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa yaptı. Oradaki herkesten kıdemli ve tümüne Harp Akademisi’nde öğretmenlik yapmış olan Paşa, Atatürk’e “eğer Akademi’de böyle bir plan yapsaydın, seni kurmay yapmazdım” dedi…

Eleştirilere yanıt veren Atatürk, “tüm koşulları zorladık ve ancak bu kadar asker ve silah sağlayabildik. Daha fazlasını bulmamız olası değil. Elimizdeki bu güçle ancak risk alarak zafer kazanabiliriz” dediyse de eleştiriler bitmeyince restini çekti: “planım kabul edilmezse Başkomutanlık görevini bırakırım…”

Bu aşamada söze İsmet Paşa girdi: “biz kurmaylar olarak çekincelerimizi arz ettik. Başkomutan olarak sorumluluk ve karar sizin. Sizin emrinize göre savaşmak da bizim görevimiz” dedi ve tartışmayı bitirdi.

Bu plana göre 26 Ağustos şafağında saldırı başladı ve yıldırım harekatıyla düşman dağıtıldı. 30 Ağustos gecesi Afyon’daki karargahında uyurken, saat 02’de Batı Cephesi Kurmay Başkanı tarafından uyandırıldı ve cephelerdeki durumu gösteren harita kendisine sunuldu. Yatağında doğrularak haritaya bakar bakmaz hemen İsmet ve Fevzi paşaları çağırttı. “Dumlupınar, Aslıhanlar, Çalköy arasında toplanmış olan düşmanın, şafakla birlikte başlatılacak ‘Kurt Kapanı’ harekatı ile yok edileceğini, zaman kalmadığı için emri birliklere bizzat kendilerinin ileteceğini bildirdi ve Fevzi Paşa’yı güneye, İsmet Paşa’yı doğuya gönderdi.  Kendisi de bugün “Zafertepe” denen yere giderek orada bulduğu kırık bir kağnının üzerinden harekatı sevk ve idare etti. Ve akşama kalmadan, Altıntaş vadisinden kaçabilen, aralarında general Trikopis’in de bulunduğu bir miktarının dışında, düşmanın tümü yok edildi…

Akşama doğru Fevzi Paşa ile birlikte harekat alanını gezen Yakup Şevki Paşa, şaşkın bir yüz ifadesiyle “paşam ben kötü bir asker değilim. Kurmay ve komutan olarak birçok kıtada başarı ile hizmet ettim. Akademide uzun yıllar bu işin öğretmenliğini yaptım. Balkan Savaşı’na katıldım. Fakat şimdi ne söylediysem tersi oluyor. Anlayamıyorum, bu işin sırrı ne?..”

Fevzi Paşa, saygıyla öğretmeninin elini tuttu ve “bu Mustafa Kemal Paşa mucizesi, paşam” dedi, “her durumu, her fırsatı anında değerlendiriyor ve hep en doğru kararı veriyor!..”

Devamını Oku

MARMARA’NIN KATİLLERİ 50 SONRASI İKTİDARLARDIR

blank
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İstanbul, bin yıllarca dünyanın en güzel kenti olarak herkesin rüyasını süsledi. Âşık olunmuş bir sevgili gibi, adına sayısız şiirler yazıldı, şarkılar bestelendi. Krallar/ imparatorlar, milyonlarca askerin ölümü pahasına ona sahip olmak için savaştılar.

Fetih’ten sonra İstanbul, Osmanlı’nın gözdesi oldu. Tüm yatırımlar İstanbul’a yapılıyordu. Sadrazam ve vezirlerin büyük çoğunluğu Rumeli kökenli devşirmelerden olduğu için Rumeli’ne de bir şeyler yapılıyor, ancak sahipsiz Anadolu’ya bir çivi bile çakılmıyordu. Osmanlı mülkü ikiye ayrılmış gibiydi: İstanbul ve Taşra!..

Zamanla kentin Suriçi denilen tarihi yarımada kısmı Türklerin yaşadığı Müslüman, Pera denilen Galata ve Beyoğlu ise azınlıkların yaşadığı Hıristiyan kenti oldu.

Kapitülasyonlardan sonra ticaret, Levanten denilen Avrupalıların eline geçince Pera ve Suriçi apayrı iki kent gibi oldu. Bunu Lord Kinross şöyle anlatıyor: “Bir Ortaçağ kenti görünümündeki Suriçi pitoresk bir çöküntü içinde çürümeye doğru gidiyordu…. Pera ise yabancıların şehriydi ve imparatorluğun bütün serveti yabancıların elindeydi. Yabancılar sırtlarını kapitülasyonlara dayamış, vergi vermeksizin ve kanunlara uymaksızın yaşıyorlardı. Türklerin yoksun olduğu özgürlüklerden, yabancılar yararlanıyordu…. Galata köprüsünden geçmek, bir dünyadan başka bir dünyaya, bir tarih çağından öbürüne geçmek demekti (Atatürk- Bir milletin yeniden doğuşu, s.32).

Bu durumu düzeltemeyeceklerini anlayan Saray ve çevresi, Süriçi’ni öyle bırakarak varsıl ve renkli Pera tarafına geçmeye karar verdiler. Avrupalı tefecilerden borç alarak, en gösterişli modern Avrupa mimarisi tarzında saraylar, kasırlar, köşkler, yalılar yaptırdılar ve Levantenler gibi lüküs hayat (dolce vita) yaşamaya başladılar. Sayısız cariyeleri olması nedeniyle yaşamları Levantenlerden de renkliydi ve kente yeni bir ad bile verdiler: Dersaadet: Mutluluk Kapısı!..

Tevfik Fikret, söz konusu bu yaşam nedeniyle “Sis” şiirinde “Köhne BBizans” dediği İstanbul’u, “koca büyüleyici bunak” ve “bin kocadan artakalan dul kız” gibi tanımlarla betimler ve fahişeye benzetir. İnsanlarını da eleştirir: “Milyonla barındırdığın insan kılıklılarından, / parlak ve temiz alınlı kaç adam çıkar?” der. Ki İstanbul eskiden beri “Bizans entrikaları” deyimi ile ünlüdür.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu lüküs hayatın, işgalci askerlerle birlikte sürdüğü Mütareke İstanbul’unu, aynı adı verdiği romanında, kutsal kitaplarda geçen, halkı sapkın “Sodom ve Gomore”ye benzetir…

***

Atatürk, Mütareke sonrası İstanbul’a döndüğü gün, işgalci ülkelerin savaş gemilerinin arasından geçerken “geldikleri gibi giderler” demişti. İstanbul’da kaldığı 6 ay boyunca bu konuda bir şeyler yapmak için çabaladı. Yetkili, yetkisiz sayısız kişiyle görüştü. Kamuoyu yaratmak için gazete bile çıkardı, yazarlık yaptı. Sonunda Yakup Kadri ve Tevfik Fikret’in gördüğünü o da gördü. Bu kent çürümüş, kokuşmuştu. Burada kalarak bir şey yapılamazdı. O zaman Anadolu’ya gitmeye karar verdi. Anadolu insanını, siperlerde yıllarca birlikte yaşadığı Mehmetçiklerden dolayı iyi tanıyordu; bozulmamış, Türk insanının niteliklerini korumuştu.

Samsun’dan Erzurum’a, Erzurum’dan Ankara’ya, yolu- izi olmayan Anadolu’yu zamanın hurda arabalarıyla, kağnı hızıyla baştan başa geçerken karşılaştığı herkesle konuştu. Onlara durumu anlattı.; “düşman” dedi, “vatan” dedi, “namus” dedi! Ve üstün dehasıyla uyuyan devi uyandırdı, vatanı kurtardı.

Kurtuluş’tan sonra paşasından, aydınına, milletvekilinden bürokratına kadar herkes, “Payitaht İstanbul”a dönüleceğini, Milli Mücadele boyunca yaşadıkları yoksunluklardan kurtulacaklarını, “tek sengi (taş) tüm acem mülküne değerDersaadet’e kavuşacaklarını; hatta bazıları ülkenin, ihaneti kanıtlanmış Padişah’a teslim edileceğini düşünüyordu!..

İlginç olan, Pera’daki ayrıcalıklı yaşamlarını kaybetmek istemeyen emperyalist Batılı ülkeler de böyle düşünüyordu. Ankara’yı başkent kabul etmediler ve elçiliklerini İstanbul’dan taşımadılar…

O ise kararını çoktan vermişti: yüzyıllardır hiçbir şey verilmemiş, buna karşılık genç oğulları dahil, her şeyi elinden alınmış Anadolu halkını, artık kaderiyle baş başa bırakmayacaktı. Onlar ki Milli Mücadele için ellerinde, avuçlarında olan her şeyi verdikleri gibi kadını ve erkeği ile canlarını da vermekten kaçınmamışlardı. Bu nedenle onların yanında kalacak ve Anadolu’nun ortasındaki Ankara’yı da başkent yapacaktı…

Bu amaçla Ankara, daha doğrusu Anadolu karşıtı iç ve dış cepheye karşı direnme kararı aldı. Taşrada da yaşanabileceğini göstermesi gerekiyordu. Zafer’den hemen sonra başlayan, İstanbul halkının ve kent yönetiminin ısrarlı davetlerine karşın, 1919’da ayrıldığı İstanbul’a 1927’ye kadar gitmedi. Oysa sürekli Anadolu’yu dolaşıyor, halkla kucaklaşıyordu. Öyle ki Karadeniz’den Ege’ye gemiyle giderken kaçınılmaz olarak Boğaz’dan geçiyor, kıyıda toplanan halkın coşkun sevgi gösterisine karşın, kamarasından çıkmıyor ve İstanbul’u seyretmiyordu bile…

Amacı, İstanbul’un değil, Anadolu’nun taşını toprağını altın yapmaktı. Anadolu kadınına, ekmek parası kazanmak için İstanbul’a gitmiş olan yavuklusunu beklerken “yârim İstanbul’u mesken mi tuttun./ Gördün güzelleri bizi unuttun!..” diye artık ağıt yaktırmayacaktı. Binlerce yıldır bereketli topraklarıyla insanları beslemiş, onlarca uygarlık doğurmuş Anadolu’yu yeniden canlandıracak, insanlar ekmek parası için gurbete gitmek zorunda kalmayacaktı…

Anadolu’nun susuz/ çorak topraklarında tarım yapabilmek için araştırmalar yaptırdı. Kendisi örnek çiftlikler kurdu.

Sanayiyi de Anadolu’ya kuracak ve tüm yurtta dengeli bir kalkınma sağlamaya çalışacaktı. Sümerbank’ın bir fabrikasını Ege’de Nazilli’ye kurarken, bir diğerini Doğu’da Malatya’ya kurdu. Nüfus dağılımının da dengeli olması için fabrikaları büyük illerde değil, ilçelerde, hatta köylerde kurdu. Şeker fabrikalarından birini Trakya’da Alpullu köyüne, bir diğerine Tokat’ın Turhal köyüne, demir-çelik gibi ağır sanayi fabrikasını, 10 haneli bir köy olan Karabük’e kurdu. Sonuçta yoktan yalnız bir başkent değil, yoktan bir ülke yarattı.

***

Ne yazık ki Atatürk’ten sonra devleti yönetenler O’nun yolundan ve uygulamalarından ayrıldılar…

Menderes, teslim olduğu ABD’nin isteği doğrultusunda “Yabancı Sermayeyi Teşvik Yasası” çıkardı. Yabancı dedikleri, Lozan’da Kapitülasyonlar kaldırılınca Türkiye’yi terk eden Levantenlerin ardıllarıydı. Bunlar da öncülleri gibi, Pera’da yaşamak ve dolayısıyla yatırımlarını İstanbul’a yapmak istiyorlardı. Ayrıca ulaşım olanakları bakımından, yatırımları İstanbul’a yapmak daha karlıydı.

Menderes, bunların isteği doğrultusunda, eski limanları büyütüp yeni limanlar yaptı. Amerikan otomotiv ve petrol şirketlerinin çıkarı için, kentin tarihsel dokusunu yok etmek pahasına, aralarında cami, mescit, türbe, çeşme, hamam gibi birçok tarihi eserin de bulunduğu binlerce yapıyı yıkarak geniş bulvarlar/ yollar açtırdı. Yıkımlar yapılırken, belediyenin imar müdürü, hatta şantiye şefi gibi, her sabah iş makinelerinin başında duruyordu.

Daha sonra gelenler de Menderes’in politikasını sürdürdüler.

Atatürk’ün yaratmaya çalıştığı milli özel girişimci, yabancılara verilen ayrıcalıklar karşısında, milli değil komprador olmayı yeğleyerek yabancıların acentesi olmayı kabul etti. Koç Ankara’dan, Sabancı Adana’dan ve diğerleri Kayseri’den vs. İstanbul’a taşındılar. Ülke, Osmanlı döneminde olduğu gibi gene ikiye ayrıldı: İstanbul ve taşra.

Tüccar, sanayici ya da serbest meslek sahibi taşralı lümpenler, İstanbullu olmanın ayrıca kültürel sınıf atlama sağlayacağını sandı ve bitleri biraz kanlanınca işyerini İstanbul’a taşıdı. Yoksullar da bir lokma ekmek bulmak umuduyla, yorganını sırtlayıp geldi. Kent, koruları ve ormanları ile tüm yeşil alanları yok ederek, gittikçe hem yayıldı hem de dikine büyüdü.

İstanbul’da yatırım yapacak yer kalmayınca sanayi doğuya ve batıya doğru genişlemeye başladı. Doğuda Sakarya, batıda Tekirdağ’a kadar gitti. Yetmedi, Bursa’ya doğru genişleyerek Marmara Denizi’ni kuşattı.

Sonuçta İstanbul, sağlıksız bir şekilde büyüyerek, daha çok Amerikalılar arasında gördüğümüz, yerinden kımıldayamayan 300 kg’ın üzerindeki obezlere benzediği gibi, evsel ve sanayi atıklarının döküldüğü Marmara Denizi de öldü.

***

Şimdilerde Marmara Denizi’nin üstüne çıkan pisliğe “deniz salyası” diyorlar. Salya fizyolojik bir salgıdır. Oysa bu fizyolojik değil, patolojik bir salgı…

Ölümden hemen sonra tüm kaslarda bir gevşeme meydana gelir ve sfinkter (büzücü kas) kontrolleri ortadan kalkar. Buna bağlı olarak feçes anüsten, mide içeriği de ağız ve burundan dışarı çıkabilir…

İşte Marmara Denizi’nin yüzeyini kaplayan pislik, salya- sümük değil, bunun gibi ölüm pisliğidir…

Ölümden hemen sonra oluşan bu kas gevşemesi geçicidir ve bunu, tüm kasların kasılması sonucu oluşan ölüm sertliği (rigor mortis) izler. Uzmanlar, “Marmara’da ölüm sertliğinin başladığını ve bir süre sonra deniz taşıtlarının çalışamayacağını” bildirmektedirler!..

Devamını Oku

FETİH VE ÇAĞ AÇMAK

FETİH VE ÇAĞ AÇMAK
blank
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İstanbul’un fethi ile Orta Çağ’ın sona erdiği ve Yeni Çağ’ın başladığı kabul edilir…

Siyasal İslamcılar bunu çok önemser ve Fatih’i “Çağ Açan Padişah” olarak nitelerler…

Bu yıl 29 Mayıs’ta İBB’nin düzenlediği törende konuşan Kemal Kılıçdaroğlu da aynı nitelemede bulundu…

Oysa kapanan ve açılan çağ bizim çağımız değildir…

***

Tarihin bu şekilde “Çağ” adı verilen zaman dilimlerine ayrılmasını, Avrupa için önemli gördükleri olaylara/ buluşlara göre Avrupalı akademisyenler yapmış, diğer bilimleri Batı’dan aldığımız gibi sosyal bilimleri de Batı’dan öğrenen biz, bunu aynen kabul etmişiz…

Modern Zamanlar (bu da bir Avrupa tanımı) öncesinde Avrupa’nın tek uygarlığı ve tek imparatorluğu olan Roma İmparatorluğu’nu, Avrupalı tarihçiler “Kilometre Taşı” kabul eder.

Yazının bulunmasıyla başlayan İlk Çağ, Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılması ile sona erer ve Orta Çağ başlar. Bunu Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılışına kadar götürenler de vardır…

Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’nun yıkılışı ile de Orta Çağ kapanır, Yeni Çağ başlar.

Yeni Çağ Fransız Devrimi ile sona erer ve Yakın Çağ başlar…

Görüldüğü üzere bu çağ tanımı tamamıyla Avrupa’ya göre yapılmıştır ve dünyanın her yerindeki insanlar bugün aynı çağı yaşamamaktadırlar. Örneğin, günümüzde Amazon ormanlarında ve Afrika’nın içlerinde yazıdan habersiz, yani ilk çağı bile yakalayamamış kabileler olduğu gibi dünyada birçok ülke hala Orta Çağ’da yaşamaktadır…

***

Kavimler Göçü ile barbarların istilasına uğrayan Roma imparatorluğu çökmeye başladı…

Çöküşün oluşturduğu ekonomik bunalımından etkilenen halkı din yoluyla uyutarak yönetmek isteyen imparatorlar, insanlar arasında eşitlik önerdiği için o zamana kadar daha çok yoksul halk arasında taraftar bulmuş olan Hıristiyanlığa hoşgörü ile bakmaya başladılar…

Oysa daha önce, Hıristiyanları arenalarda diri diri aslanlara atacak kadar bu dine karşıydılar…

Ekonomik bunalımla daha da yoksullaşan halk çareyi dine sığınmakta bulunca, sonunda Hıristiyanlık, 379 yılında İmparator I.Theodosius tarafından, Roma İmparatorluğu’nun resmi dini olarak ilan edildi.

Yeni dinin kabulü ile Hıristiyanlığın evliyaları olan “Azizler” halkı uyutma işini üstlendiler…

Azizler bu işi, akıl ve bilim karşıtlığı ile yaptılar; insanlardan eleştirel düşünmemelerini/ sorgulamamalarını/ usa vurmamalarını, sadece papazların sözlerine inanmalarını istediler…

Örneğin, Aziz Ambroise, “doğanın niteliği ve durumu üzerinde tartışmak, gerçek yaşamda, yani öteki dünyada bizim ne işimize yarar?..” diyerek bilim karşıtlığı yaparken; Aziz Augustine, “akıl insanı inanmaktan alıkoyan bir tuzaktır. Aklı bırakıp imana sarıldığım için esenliğe erdim sözleriyle aklı yadsıyordu…

İşte Avrupa’da dinsel bağnazlığın egemen olduğu bu döneme, Avrupalı akademisyenler Orta Çağ demiştir…

Orta Çağ Avrupa tarihinin karanlık, yoksulluk ve gerileme dönemi kabul edilir…

***

Hıristiyanlığın kabulü, Roma’nın çöküşünü durduramamış ve ikiye bölünmüştü…

Bölünme sonucu yoksul Batı Avrupa kesimine sahip olan Batı Roma İmparatorluğu, fazla dayanamadı ve kısa bir süre sonra yıkıldı…

Buna karşı zengin Balkanlar ve Ortadoğu’ya sahip olan Doğu Roma İmparatorluğu varlığını bin yıl kadar daha sürdürdü…

İkiye bölünmüş Roma İmparatorluğu’nun Batı’sı yıkılınca Orta Çağ başlarken, Doğu’su yıkılınca neden Orta Çağ kapandı, Yeni Çağ başladı?..

Bu sorunun yanıtını öğrenmek için İslam dünyasına bakmak gerek…

***

Avrupa’nın en karanlık dönemi olan Erken Dönem Orta Çağ’da, akıl ve bilimin ışığının yükseldiği İslam dünyası altın çağını yaşıyordu…

Müslümanlar fetihlerle Arabistan Yarımadası’ndan yukarı çıkınca karşılaştıkları antik uygarlıklardan (Sümer, Mısır, Hint, Yunan vs.) etkilendiler ve bu uygarlıklarca yaratılmış olan bilimsel ve kültürel alt yapıdan yararlanarak kendi uygarlıklarını yarattılar…

Böylece 8-12’nci yüzyıllar arasında, akıl ve bilimin simgesi Aydınlanma ışığı İslam dünyasında yanmaya, Müslümanlar varsıllık ve refah içinde yaşamaya başladılar…

Fakat Haçlı seferleri ile zayıflamaya başlayan İslam İmparatorluğu, Moğol istilası ile yıkıldı.

Roma’yı istila eden Barbarlar gibi Moğollar da İslam dünyasını, bilim yuvaları ile birlikte yakıp yıktılar…

Yıkıntının neden olduğu ekonomik bunalımın doğurduğu sıkıntıları gideremeyen halife sultanlar çareyi, Roma imparatorları gibi, dini kullanarak halkı uyutmakta buldu…

O zamana kadar el üstünde tutulan bilginler geri plana atıldı, yerlerini mollalar aldı…

Başta İmam Ahmet İbn Hanbal, İbrahim İbn Musa ve İmam Gazali olmak üzere mollalar, Avrupa Orta Çağ’a girerken Hıristiyan azizlerin öne sürdüklerine benzer söylemlerle akla ve bilime savaş açtılar.

Bilim yuvaları olan medreselerde, geçmişte eğitimin gözdesi olan, “akli bilimler” denilen fen bilimleri ve felsefe dışlandı; dinle hiçbir ilgisi olmayan matematik, hatta satranç gibi akıl oyunları bile, “aklı geliştirdikleri” gerekçesiyle günah sayıldı, yasaklandı…

Böylece İslam dünyasında Aydınlık Çağ sona erdi, İslam Orta Çağı başlamış oldu…

***

Oysa İslam dünyasının aydınlığından etkilenen Avrupalılar 12’nci yüzyıldan sonra üniversiteler açarak Ortaçağ karanlığından çıkmaya çalışıyor; ders kitabı olarak Latince’ye çevirttikleri El Harezmi, İbni Heysem, Ömer Hayyam, İbni Sina, İbni Rüşd gibi Müslüman bilginlerin kitaplarını kullanıyorlardı…

Bu uğraşılar Aydınlanma Felsefesinin doğuşu ile bilimsel ve teknolojik gelişmeleri sağladı…

Çinlilerin bulduğu, ancak sadece çata-pat yapımında kullanılan barutu silah olarak kullanmayı düşündüler ve topu geliştirdiler…

Gene Çin’de bulunan, ancak işlev kazanamamış matbaa ve kağıda işlev kazandırdılar: kitaplar basarak bilim ve kültürün yaygınlaşmasını sağladılar…

Gemi yapım teknolojilerini geliştirerek açık denizlerde dalgalara dayanıklı gemiler yaptılar ve keşiflere başladılar…

Ve Fatih’in İstanbul’u alarak Roma’nın son simgesini de yok etmesiyle titreyip kendilerine geldiler, Orta Çağ’ın karanlığından çıktılar, Yeni Çağ’a girdiler!..

***

Fatih Osmanlı’nın en aydın ve en bilgili padişahı, daha doğrusu “tek bilgin padişahı” idi ve bu nedenle 12’nci yüzyıldan bu yana Avrupa’daki gelişmelerle İslam dünyasının içine girdiği durumun ayırdındaydı…

Örneğin, top teknolojisinde Avrupa’nın üstünlüğünü bildiğinden oradan usta getirdi ve kendi bilgisini de katarak İstanbul surlarını yıkacak büyük toplar döktürdü…

Rönesans’ın simgesi güzel sanatlardaki gelişmelerin ayırdında olduğu için, İslam’ın yasaklamasına karşın İtalya’dan ressam getirterek kendi portresini yaptırdı…

Kurduğu medresenin akıl ve bilim yuvası olmasını ve ülkeyi aydınlatmasını istediğinden, akıl dışılığın simgesi Gazali zihniyetini yıkıp, yerini akıl ve bilimin simgesi İbni Rüşd zihniyetinin almasını istiyordu. Bu amaçla Medrese’de Gazali – İbn Rüşd tartışması yaptırdı, ancak ne yazık ki medrese mollaları onun çok gerisindeydiler ve Gazali’yi savundular…

Sonuçta, İstanbul’u fethederek Avrupa’yı Orta Çağ karanlığından çıkaran Büyük Sultan’ın gücü İslam dünyasını Orta Çağ’dan çıkarmaya yetmedi; hatta matbaayı bile ülkeye getiremedi ve Türk’ün savaşçı karakteri sayesinde bir süre daha fetihler yapıp yükselen Osmanlı, teknoloji gelişip tüfek icat olunca gerilemeye başladı…

Atatürk yaptığı devrimlerle Türkiye’yi Orta Çağ’dan çıkarmaya çalıştı; ancak kimi aymazlık, kimi sapkınlık, hatta kimi hayınlık içinde olan ardılları, emperyalistlerin de yardımıyla ülkemizi yeniden Orta Çağ karanlığına soktular…

Devamını Oku