DOLAR 8,6451-0.09%
EURO 10,3307-0.07%
ALTIN 497,330,54
BITCOIN 2918805,95%
Muğla
27°

AZ BULUTLU

20:41

AKŞAM'A KALAN SÜRE

  • Hamburger Menü 1
  • Hamburger Menü 2
  • Hamburger Menü 3
  • Hamburger Menü 4
  • Hamburger Menü 5
  • Hamburger Menü 6
  • Hamburger Menü 7
Süleyman Çelik

Süleyman Çelik

07 Haziran 2021 Pazartesi

FETİH VE ÇAĞ AÇMAK

FETİH VE ÇAĞ AÇMAK
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İstanbul’un fethi ile Orta Çağ’ın sona erdiği ve Yeni Çağ’ın başladığı kabul edilir…

Siyasal İslamcılar bunu çok önemser ve Fatih’i “Çağ Açan Padişah” olarak nitelerler…

Bu yıl 29 Mayıs’ta İBB’nin düzenlediği törende konuşan Kemal Kılıçdaroğlu da aynı nitelemede bulundu…

Oysa kapanan ve açılan çağ bizim çağımız değildir…

***

Tarihin bu şekilde “Çağ” adı verilen zaman dilimlerine ayrılmasını, Avrupa için önemli gördükleri olaylara/ buluşlara göre Avrupalı akademisyenler yapmış, diğer bilimleri Batı’dan aldığımız gibi sosyal bilimleri de Batı’dan öğrenen biz, bunu aynen kabul etmişiz…

Modern Zamanlar (bu da bir Avrupa tanımı) öncesinde Avrupa’nın tek uygarlığı ve tek imparatorluğu olan Roma İmparatorluğu’nu, Avrupalı tarihçiler “Kilometre Taşı” kabul eder.

Yazının bulunmasıyla başlayan İlk Çağ, Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılması ile sona erer ve Orta Çağ başlar. Bunu Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılışına kadar götürenler de vardır…

Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’nun yıkılışı ile de Orta Çağ kapanır, Yeni Çağ başlar.

Yeni Çağ Fransız Devrimi ile sona erer ve Yakın Çağ başlar…

Görüldüğü üzere bu çağ tanımı tamamıyla Avrupa’ya göre yapılmıştır ve dünyanın her yerindeki insanlar bugün aynı çağı yaşamamaktadırlar. Örneğin, günümüzde Amazon ormanlarında ve Afrika’nın içlerinde yazıdan habersiz, yani ilk çağı bile yakalayamamış kabileler olduğu gibi dünyada birçok ülke hala Orta Çağ’da yaşamaktadır…

***

Kavimler Göçü ile barbarların istilasına uğrayan Roma imparatorluğu çökmeye başladı…

Çöküşün oluşturduğu ekonomik bunalımından etkilenen halkı din yoluyla uyutarak yönetmek isteyen imparatorlar, insanlar arasında eşitlik önerdiği için o zamana kadar daha çok yoksul halk arasında taraftar bulmuş olan Hıristiyanlığa hoşgörü ile bakmaya başladılar…

Oysa daha önce, Hıristiyanları arenalarda diri diri aslanlara atacak kadar bu dine karşıydılar…

Ekonomik bunalımla daha da yoksullaşan halk çareyi dine sığınmakta bulunca, sonunda Hıristiyanlık, 379 yılında İmparator I.Theodosius tarafından, Roma İmparatorluğu’nun resmi dini olarak ilan edildi.

Yeni dinin kabulü ile Hıristiyanlığın evliyaları olan “Azizler” halkı uyutma işini üstlendiler…

Azizler bu işi, akıl ve bilim karşıtlığı ile yaptılar; insanlardan eleştirel düşünmemelerini/ sorgulamamalarını/ usa vurmamalarını, sadece papazların sözlerine inanmalarını istediler…

Örneğin, Aziz Ambroise, “doğanın niteliği ve durumu üzerinde tartışmak, gerçek yaşamda, yani öteki dünyada bizim ne işimize yarar?..” diyerek bilim karşıtlığı yaparken; Aziz Augustine, “akıl insanı inanmaktan alıkoyan bir tuzaktır. Aklı bırakıp imana sarıldığım için esenliğe erdim sözleriyle aklı yadsıyordu…

İşte Avrupa’da dinsel bağnazlığın egemen olduğu bu döneme, Avrupalı akademisyenler Orta Çağ demiştir…

Orta Çağ Avrupa tarihinin karanlık, yoksulluk ve gerileme dönemi kabul edilir…

***

Hıristiyanlığın kabulü, Roma’nın çöküşünü durduramamış ve ikiye bölünmüştü…

Bölünme sonucu yoksul Batı Avrupa kesimine sahip olan Batı Roma İmparatorluğu, fazla dayanamadı ve kısa bir süre sonra yıkıldı…

Buna karşı zengin Balkanlar ve Ortadoğu’ya sahip olan Doğu Roma İmparatorluğu varlığını bin yıl kadar daha sürdürdü…

İkiye bölünmüş Roma İmparatorluğu’nun Batı’sı yıkılınca Orta Çağ başlarken, Doğu’su yıkılınca neden Orta Çağ kapandı, Yeni Çağ başladı?..

Bu sorunun yanıtını öğrenmek için İslam dünyasına bakmak gerek…

***

Avrupa’nın en karanlık dönemi olan Erken Dönem Orta Çağ’da, akıl ve bilimin ışığının yükseldiği İslam dünyası altın çağını yaşıyordu…

Müslümanlar fetihlerle Arabistan Yarımadası’ndan yukarı çıkınca karşılaştıkları antik uygarlıklardan (Sümer, Mısır, Hint, Yunan vs.) etkilendiler ve bu uygarlıklarca yaratılmış olan bilimsel ve kültürel alt yapıdan yararlanarak kendi uygarlıklarını yarattılar…

Böylece 8-12’nci yüzyıllar arasında, akıl ve bilimin simgesi Aydınlanma ışığı İslam dünyasında yanmaya, Müslümanlar varsıllık ve refah içinde yaşamaya başladılar…

Fakat Haçlı seferleri ile zayıflamaya başlayan İslam İmparatorluğu, Moğol istilası ile yıkıldı.

Roma’yı istila eden Barbarlar gibi Moğollar da İslam dünyasını, bilim yuvaları ile birlikte yakıp yıktılar…

Yıkıntının neden olduğu ekonomik bunalımın doğurduğu sıkıntıları gideremeyen halife sultanlar çareyi, Roma imparatorları gibi, dini kullanarak halkı uyutmakta buldu…

O zamana kadar el üstünde tutulan bilginler geri plana atıldı, yerlerini mollalar aldı…

Başta İmam Ahmet İbn Hanbal, İbrahim İbn Musa ve İmam Gazali olmak üzere mollalar, Avrupa Orta Çağ’a girerken Hıristiyan azizlerin öne sürdüklerine benzer söylemlerle akla ve bilime savaş açtılar.

Bilim yuvaları olan medreselerde, geçmişte eğitimin gözdesi olan, “akli bilimler” denilen fen bilimleri ve felsefe dışlandı; dinle hiçbir ilgisi olmayan matematik, hatta satranç gibi akıl oyunları bile, “aklı geliştirdikleri” gerekçesiyle günah sayıldı, yasaklandı…

Böylece İslam dünyasında Aydınlık Çağ sona erdi, İslam Orta Çağı başlamış oldu…

***

Oysa İslam dünyasının aydınlığından etkilenen Avrupalılar 12’nci yüzyıldan sonra üniversiteler açarak Ortaçağ karanlığından çıkmaya çalışıyor; ders kitabı olarak Latince’ye çevirttikleri El Harezmi, İbni Heysem, Ömer Hayyam, İbni Sina, İbni Rüşd gibi Müslüman bilginlerin kitaplarını kullanıyorlardı…

Bu uğraşılar Aydınlanma Felsefesinin doğuşu ile bilimsel ve teknolojik gelişmeleri sağladı…

Çinlilerin bulduğu, ancak sadece çata-pat yapımında kullanılan barutu silah olarak kullanmayı düşündüler ve topu geliştirdiler…

Gene Çin’de bulunan, ancak işlev kazanamamış matbaa ve kağıda işlev kazandırdılar: kitaplar basarak bilim ve kültürün yaygınlaşmasını sağladılar…

Gemi yapım teknolojilerini geliştirerek açık denizlerde dalgalara dayanıklı gemiler yaptılar ve keşiflere başladılar…

Ve Fatih’in İstanbul’u alarak Roma’nın son simgesini de yok etmesiyle titreyip kendilerine geldiler, Orta Çağ’ın karanlığından çıktılar, Yeni Çağ’a girdiler!..

***

Fatih Osmanlı’nın en aydın ve en bilgili padişahı, daha doğrusu “tek bilgin padişahı” idi ve bu nedenle 12’nci yüzyıldan bu yana Avrupa’daki gelişmelerle İslam dünyasının içine girdiği durumun ayırdındaydı…

Örneğin, top teknolojisinde Avrupa’nın üstünlüğünü bildiğinden oradan usta getirdi ve kendi bilgisini de katarak İstanbul surlarını yıkacak büyük toplar döktürdü…

Rönesans’ın simgesi güzel sanatlardaki gelişmelerin ayırdında olduğu için, İslam’ın yasaklamasına karşın İtalya’dan ressam getirterek kendi portresini yaptırdı…

Kurduğu medresenin akıl ve bilim yuvası olmasını ve ülkeyi aydınlatmasını istediğinden, akıl dışılığın simgesi Gazali zihniyetini yıkıp, yerini akıl ve bilimin simgesi İbni Rüşd zihniyetinin almasını istiyordu. Bu amaçla Medrese’de Gazali – İbn Rüşd tartışması yaptırdı, ancak ne yazık ki medrese mollaları onun çok gerisindeydiler ve Gazali’yi savundular…

Sonuçta, İstanbul’u fethederek Avrupa’yı Orta Çağ karanlığından çıkaran Büyük Sultan’ın gücü İslam dünyasını Orta Çağ’dan çıkarmaya yetmedi; hatta matbaayı bile ülkeye getiremedi ve Türk’ün savaşçı karakteri sayesinde bir süre daha fetihler yapıp yükselen Osmanlı, teknoloji gelişip tüfek icat olunca gerilemeye başladı…

Atatürk yaptığı devrimlerle Türkiye’yi Orta Çağ’dan çıkarmaya çalıştı; ancak kimi aymazlık, kimi sapkınlık, hatta kimi hayınlık içinde olan ardılları, emperyalistlerin de yardımıyla ülkemizi yeniden Orta Çağ karanlığına soktular…

Devamını Oku

PATRİKHANE, LOZAN VE AKP

PATRİKHANE, LOZAN VE AKP
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Denilebilir ki Lozan’da Musul dışında toprak tartışması yaşanmadı. Ancak iki konuda büyük tartışmalar yaşandı, hatta görüşmeler bu nedenlerle kesildi.

Bunlardan biri Batılı emperyalistlerin Osmanlı’dan edinmiş oldukları ekonomik ayrıcalıklar, ikincisi ise Fener Rum Patrikhanesidir.

Emperyalistler Kapitülasyonlar, Balta Limanı Ticaret Antlaşması, Tanzimat, Düyunu Umumiye vd. yollardan elde ettikleri, Osmanlı’yı ekonomik tutsak yapıp batışa götüren ekonomik ayrıcalıkları kaybetmek istemiyorlardı.

İkinci konu olan Patrikhane ise, hem Yunan “Megali İdea“sının (Büyük Ülkü), hem de Batı’nın Büyük Ülküsünün koçbaşıdır…

Yunanistan‘ın Büyük Ülküsü Bizans’ı diriltmektir!..

Batı, Haçlı savaşlarından beri sürdürdüğü Büyük Ülküsünü, Birinci Dünya Savaşı başlarken açıklamıştı: “uygarlıktan yoksun Türkler, Avrupa kültürünün baş düşmanıdır ve Avrupa’nın en güzel topraklarını kanlı yönetimleri altına almışlardır. Amacımız buraları kurtarmak ve Türkleri, ait oldukları yere sürmektir.”

11 Eylül’den sonra, Büyük Orta Doğu Projesi’ni (BOP) başlatmak üzere, Ortadoğu’ya saldırı emrini veren George W. Bush’un, “bu bir Haçlı Seferidir” demesi, Batı’da Haçlı ruhunun yaşadığını göstermektedir…

***

Fatih, İstanbul’u aldıktan sonra Patriği ekümenik (evrensel) yaptı ve Patrikhane’ye, Bizans döneminde sahip olduğundan daha çok haklar verdi. Kimi padişahlar, Patrikhane’ye tanınan bu hakları bir miktar kısıtlasa da ayrıcalıklar Cumhuriyet’e dek sürdü. Buna karşın PatrikhaneFatih’ten günümüze dek Türk düşmanlığını hiçbir dönemde bırakmadı. Kuşaktan kuşağa aktarılan kin ve nefret, siyasi ereklerle birleştirilerek genlere işleyen bir kalıt olarak hep canlı tutuldu.

Yunanistan’ın Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılmasıyla sonuçlanan Mora Ayaklanmasıdesteklemesinedeniyle Patrik II.Gregorios, 1821’de Patrikhane’nin orta kapısında asıldı. Bu kapı o gün, Bizans kurulana kadar açılmamak üzere kapatıldı ve hala kapalıdır.

Patrikhane Birinci Dünya Savaşı süresince Etnik-i Eterya, Pontus Rum ve Mavri Mira gibi onlarca dernek kurdu. Pontus Cemiyeti’ne bağlı çeteler, toplu katliamlar yaptı.

1.Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti yenilince, Patrikhane’ye Çift Başlı Bizans Kartalı Bayrağı çekildi ve Yunanistan’a bağlanma kararı alındı. Rumlara, evlerini Yunan ve Bizans bayrakları ile donatmaları buyruğu verildi.  Rumlar ve Ermeniler, sokaklara dökülerek, İstanbul’a giren işgal kuvvetlerini sevgi gösterileriyle karşıladılar. Patrikhane’ye bağlı papazlar, Kurtuluş Savaşı’nın başından sonuna dek Yunan Ordusunu destekledi. Kiliselerin bodrumuna silah depoluyor, çeteler oluşturuyor ve Yunan ordusuna asker topluyorlardı. Aynı işi, Doğu Anadolu Bölgesinde Ermeni papazlar yapıyordu. ( Metin Aydoğan, http://kuramsalaktarim.com/izmir-metropoliti-fener-rum-patrikhanesi-ve-akp/)

Le Journal muhabiri Paul Herriot’a, 25 Aralık 1922 günü verdiği demeçte, “Bir fesat ve ihanet ocağı olan Rum Patrikhanesi’ni artık topraklarımızda barındıramayız” diyenAtatürk, Lozan’a gitmeden İsmet Paşa’ya kesin buyruğunu verdi: “ekonomik ayrıcalıkların tümü kaldırılacak ve Patrikhane Türkiye’den çıkarılacaktı…”

Lozan’da sıra bu maddelerin görüşülmesine gelip de İsmet Paşa, ünlü inadıyla söylenenleri duymazlığa vurup direnince, 20 Kasım 1922’de başlayan görüşmeler, 4 Şubat 1923’te bitirildi. Ancak Türkiye’nin bu konularda, savaşı yeniden başlatabilecek kadar kararlı olduğunu anlayan İtilaf Devletleri görüşmelere tekrar başlamak için ikinci kez Lozan’a davet ettiler.

23 Nisan 1923’de başlayan İkinci görüşmelerde, ekonomik ayrıcalıklarından da vaz geçtiler ama Patrikhane konusunda direndiler. Sonunda Patriğin ekümenik sıfatı kaldırıldı. Sadece İstanbul’daki Rum cemaatinin dini önderi olarak, Fatih Kaymakamlığı’na bağlı, Müftülük gibi bir dini kurum olması, T.C. vatandaşı olmayanların Patrik ve Sen-Sinod Meclisi üyesi olamamaları üzerinde anlaşılarak Patrikhane’nin kalması kabul edildi…

***

Antlaşma imzalandıktan sonra, İtilaf devletlerinin kaptanı konumunda olan İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, İsmet Paşa’yı kenara çekerek şunları söyledi: “bak genç General, ne istediysek reddettiniz. Ama bunların hepsini cebime koydum. Ülkeniz harabeye döndü, yoksulluk diz boyu, paranız pulunuz yok. (Yanında bulunan Amerikan TemsilcisiAmiral Bristolügöstererek) para ikimizde; yarın gelip bizden borç isteyeceksiniz. İşte o zaman cebimdekileri çıkarıp önünüze koyacağım ve hepsini alacağım…”

Atatürk zamanında Lozan’da ceplerine koyduklarını çıkarma fırsatı ve cesareti bulamadılar. Tersine Krallarını (VIII. Edward) ve ünlü generallerini (McArtur) ayağına göndererek saygılarını sunmak gereksinimi duydular. Ancak Atatürk’ten sonra O’nun yolundan ayrılıp yanlış politikalar uygulanınca her şey tersine döndü

II. Dünya Savaşı’ndan sonra Batılı emperyalistlerin kaptanlığını İngiltere’den devralan ABD’ye Marshall Planı çerçevesinde avuç açılınca, Lord Curzon’un cebindekiler çıkmaya başladı…

Atatürk’ün gözü gibi korunmasını istediği “Tam Bağımsızlık”, ekonomi, eğitim ve savunma başta olmak üzere yok edildi…

ABD Başkanı’nın, özel uçağıyla Türkiye’ye gönderdiği Yunanistan vatandaşı Athenagoras, Lozan delinerek Patrik yapıldı. Atatürk’ün Patrikhane’ye karşı, Papa Eftim’e kurdurduğu Türk Ortadoks Kilisesi dağıtıldı. (ABD’nin FETÖ ve AKP’yi kullanarak, Türk Ordusu’nu ve Ulusalcı Harekatı çökertmek için Ergenekon vd. kumpasları başlattığında Papa Eftim’in kızı Sevgi Erenerol’un da tutuklanması ilginçtir.)

Adnan Menderes, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olarak Athenagoras’ın ayağına dek gidip elini öptü. Milli Eğitim Bakanlığı, Heybeliada Ruhban Okulu’nu ‘Teoloji Yüksek Okulu’ adını vererek ilahiyat fakültesi haline getirdi… 

Turgut Özal Hükümeti, Patrikhane tarihinde görülmeyen bir ayrıcalıkla Kültür Bakanlığı Bütçesi’nden Patrikhane’ye maddi kaynak aktardı.

AKP döneminde ise Lord Curzon’un cebindekilerin tümünü, Amerika ve AB istedi AKP verdi. Bunları bizzat Erdoğan açıkladı: “Azınlıkların hukukunu bu dönemde, bizim yaptığımız şekliyle kimse yaptı mı? Yapmadı. 2 milyar doları aşkın azınlıkların gayrimenkullerini kendilerine biz teslim ettik. Bunu Batılı dahi yapmıyor. Ama biz yaptık” (Ekim 2014). Sözü edilen bu gayrimenkullerin tapuları, Patrikhane vd.lerine Tanzimat’tan sonra Batılıların baskısıyla verilmiş, Cumhuriyet iptal etmişti. Böylece AKP’nin, Cumhuriyet’e karşı, Tanzimat’tan yana olduğu görülüyor!..

Gene Erdoğan dedi ki “Sen Sinod Meclisi Patriği seçmekten düşmüştü ve ben o zaman Sayın Patriğe haber gönderdim. Dedim ki, ‘Bize bazı isimler gönderin biz onları Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yapalım’ Ve bize isimler geldi, 7’ydi ben bu çağrımı yaptığımda, 17’ye çıktı. Şu anda 17 tane Sen Sinod Meclisi’nin dini elemanları, dini görevleri var. Daha da ileri gideceğim, mesela Patrik yurt dışına çıkmak istese Lozan’a göre, Eyüp Kaymakamlığı’nın izniyle çıkabilirdi. Ama biz bunu bile bir kenara koyduk, ‘Patriklik makamı farklıdır’ dedik, önünü açtık”(Aralık 2017). (Müyesser Yıldız. https://odatv4.com/erdogan-bidena-boyle-selam-verdi-02122030.html). Oysa Lozanhezimet olarak görüyorlardı, şimdi Lozan’ın kazanımlarını koruyamıyorlar!…

***

AKP döneminde yoğunlaşan misyonerlik faaliyetleri sonucunda, ilçelere dek apartman kiliseler kuruldu. Turistik gezi ayaklarıyla otobüslerle Doğu Karadeniz’e gelen ve köylere kadar dağılan misyonerler, ‘mübadelede kendilerini gizleyerek Türkiye’de kalmış Rumları’ aradılar. Bulduklarını iddia ettikleri böyle insanların çocuklarına burslar vererek, okutmak üzere Yunanistan’a götürdüler…

Bu dönemde Anadolu’nun birçok yöresinde bulunan kilise kalıntıları, ‘kültür varlığı’ adı altında restore edildi. Çanakkale’den Isparta’ya, İzmir’den Hatay’a kadar, onarılan bu kiliselere Patrikhane metropolitler atadı. Tek kişilik dahi cemaati olmayan bu kiliselerde, Yunanistan’dan, aralarında bakanların da bulunduğu cemaat getirilerek ayinler yapıldı.

Sonuç olarak, artık Fener Rum Patrikhanesi, dokunulmazlığı olan bir dükalık gibidir. Uluslararası etki gücü yüksektir. Türkiye’yi gelen, Papa dahil tüm Batılı devlet insanlarının önceliği Patrikhane’yi ziyaret etmektir.  Artık gündeme getirilen konular, ‘Cihan Patrikliği’, ‘Ekümenlik Hakları’, ‘Kızılhaç Televizyonu’, ‘Dinler Arası Diyalog’ ve ‘Diyanet Yanında Temsil Hakkı’ gibi noktalara varmıştır.

Patrikhane’nin sonuçsal (nihai) ereklerini, Osmanlı dönemindeki haklarından daha ileri götürülmüş durumdadır. Emperyalizmin yarattığı güce dayalı egemenlik ve bu egemenliğin yarattığı küresel karmaşa, Türkiye’nin güçsüzlüğüyle birleşince, Patrikhane bu cesareti kendisinde bulmaktadır (Metin Aydoğan,a.g.y.)

Geçenlerde Adalet Bakanı’nın Cumhurbaşkanlığı sözcüsü ile birlikte, Fener Rum Patriği başta olmak üzere diğer cemaatlerin ruhani liderleri ve vakıf temsilcileri ile görüşmesi ve sonrasında yapılan açıklamalar dikkat çekicidir (Müyesser Yıldız, a.g.y.). Ekonominin dibe vurması ve Ayasofya’nın ibadete açılmasının Batı’da oluşturduğu tepkiyi azaltmak için yeni ödünler verilmesinden korkulmaktadır!…

Acı olan muhalefetin de bu konuda iktidarın yanında yer almasıdır!…

(scelik44@gmail.com)

Devamını Oku

Devletin Başındaki “ÖNCE VATAN” değil, “ÖNCE CÜZDANIM” derse!..

Devletin Başındaki “ÖNCE VATAN” değil, “ÖNCE CÜZDANIM” derse!..
0

BEĞENDİM

ABONE OL

30 yıl kadar önce Rusya’nın desteklediği Ermenistan, Azerbaycan’a saldırdı. Dağlık Karabağ ile birçok başka Azerbaycan kentini işgal etti. Başta Hocalı olmak üzere, işgal ettiği yerlerde soykırım denilebilecek toplu katliamlar yaptı.

Bu durumda vatansever devlet yöneticilerine düşen görev, önce ulusal birliğini sağlamak ve yaralarını sarmak; ardından işgal edilen topraklarını kurtarmak üzere donanımlı, disiplinli ve eğitimli güçlü bir ordu oluşturmak olmalıydı…

Düşmanına göre Azerbaycan’ın nüfusu ve ekonomik gücü buna elverişli idi…

Bu arada, uluslararası platformda usta diplomatik ilişkiler sürdürülmeli, dostluklar edinilmeli ve hazırlıklar yeterli duruma geldiğinde, uygun bir uluslararası konjonktür yaratılıp düşmana saldırarak vatan toprakları kurtarılmalıydı…

Bu devirde egemen güçler ve uluslararası kuruluşlar aylarca savaşa izin vermezler.  Bu nedenle yıldırım bir harekat yapıp birkaç günde iş bitirilmeliydi…

Bu konuda önünde örnek de vardı: 100 yıl önce, başta İngiltere olmak üzere, tüm emperyalistlerin desteklediği Yunanistan, İzmir’i işgal etmiş ve benzer soykırım/ katliamlar yaparak Anadolu’nun içlerine doğru ilerlemeye başlamıştı…

Tahtını korumaktan başka bir şey düşünmeyen Padişah, işgalci emperyalistlere şirin görünmek için, “Yunan Ordusunun Halife’nin Ordusu olduğunu, işgale karşı çıkılmamasını” bildirecek kadar soysuzlaşmıştı.

Buna isyan eden Atatürk, işgal edilmiş vatan topraklarını kurtarmak için sıfırdan yeni bir ordu kurdu. Bir yandan düşmanla savaşırken bir yandan da Padişah’ın İngilizlerle birlikte donatıp üzerine gönderdiği, “Kuvayı İnzibatiye” denilen Anzavur kuvvetleri ile savaştı, bir yandan da gene Padişah’ın kışkırtmasıyla çıkan iç isyanları bastırdı. Sonunda Polatlı ve Haymana’ya kadar gelerek Ankara’yı kuşatmış olan düşmanın ilerlemesini durdurup Sakarya’nın batısına attı.

Sakarya’da yenilen düşman, geri çekilerek, Afyon ve Eskişehir önlerinde bir savunma hattı oluşturup, elde kalan yerleri korumaya karar verdi.

Cepheyi gezen İngiliz ve Amerikalı gazetecilerin, “Yunan askerleri yatsa bile Türkler 6 ayda geçemez” dedikleri bu savunma hattını bir günde aşan Atatürk, dünya savaş tarihine geçen bir yıldırım harekat ile 14 günde, 450 km derinlikte vatan toprağını kurtararak düşmanı İzmir’de denize döktü.

***

Azerbaycan’ın başında elbette Atatürk gibi bir dahi yok. Azerbaycan’ın başındaki adamı Atatürk ile kıyaslamak gibi saçmalama niyetimiz de yok. Ancak Azerbaycan’ın başarısı için dâhiye gerek yoktu. Çünkü koşullar, Azerbaycan için çok çok daha elverişliydi…

Atatürk bu işi, on yıldır süren savaşlarda eli silah tutan nüfusunun yarısını kaybetmiş, savaştan bıkmış, yorgun, bitkin ve yoksulluk içindeki bir milletle yaptı.  Milletin canı ve malı, yani tüm varlığı ile katıldığı Büyük Taarruz’da bile gerek asker gerekse silah sayısı yetersiz ve düşmanınkinden daha azdı.

Azerbaycan’ın başında ne düşmanla işbirliği yapan bir padişah engeli, ne de bastırılacak iç isyanlar vardı. Millet savaş yorgunu, ülke yokluk ve yoksunluk içinde de değildi. Büyük petrol ve doğal gaz kaynaklarına sahipti. Dahası iç cephe sağlam, ulusal güçbirliği tamdı. Üstelik karşısındaki petrolü olmayan yoksul Ermenistan’a göre nüfusu, asker sayısı ve silah gücü üç misli daha fazlaydı.

Atatürk’ün askerleri, ayaklarındaki yırtık çarıkla yürüyerek savaşa savaşa, 14 günde 450 km yol aldılar. Azerbaycan askerlerinin ayaklarında lüks postalların ötesinde zırhlı personel taşıyıcıları, tankları, uçakları vb. her şeyleri vardı.

Eğer bu olanaklar olsaydı, bizim Mehmetçikler,14 günde değil 4 günde, 450 km giderdi. Kardeş Azerbaycanlı Mehmetçiklerin de bizimkiler kadar kahraman olduklarından kuşkumuz yok. Ancak Atatürk’ün deyişiyle, “Bir ordunun değeri, subay ve komuta heyetinin değeriyle ölçülür…”

***

Gelinen noktada uygun bir konjonktür de oluşmuştu. Ermenistan’ın başına Amerika, “Kadife Devrim”lere benzer bir yöntemle Rusya’nın istemediği AB-D yanlısı Paşinyan’ı oturtmuştu.

Yunanistan gibi, Ermenistan’ı da tüm emperyalist ülkeler destekler. Ancak Batılı emperyalistlerin desteği değil, Rusya’nın desteği önemlidir. Ermenistan varlığını, ülkede üsleri bulunan Rusya’nın askeri desteğine borçludur. Son olaylarda, yenilgi Paşinyan’ın devrilmesine neden olacağı için Rusya Azerbaycan’a yol verdi. Azerbaycan bu fırsattan yararlanıp yıldırım bir harekatla 5-10 gün içinde işgal altındaki tüm topraklarını kurtarabilir, hatta pazarlık masasında kullanmak üzere Ermenistan’a ait bazı stratejik noktaları da ele geçirebilirdi.

Ancak Azerbaycan’ın böyle bir hazırlık yapmamış olduğu, ordusunun yıldırım harekat yapabilecek güç ve yetenekte olmadığı görüldü. Bir aydan fazla süren savaşta sadece bazı yerel başarılar kazanıldı. Sonunda egemen güçler işe el koydu, Türkiye’yi de dışladıkları masada Azerbaycan’a ateşkesi kabul ettirdiler.

Artık geçmiş ola! Bir daha böyle bir fırsat ele geçmez.  Gerçi geçse de Azerbaycan’ın yapacağı bir şey yok gibi.  Ermenistan sürekli ateşkesi çiğniyor, sivil yerleşim yerlerini bombalayarak savaş suçu işliyor. Ancak Azerbaycan bunları fırsata çeviremiyor!..

Aynı zamanda Başkomutan da olan devletin başındaki kişi vatanı için canını ortaya koyup “Ya İstiklal Ya Ölüm” demek yerine, önce kesesini doldurmaya çalışır; vatanının geleceğini değil, çocuklarının geleceğini düşünürse olacağı budur!.. İlham Aliyev’in, Azerbaycan’ın ulusal kaynaklarını yağmalayarak, yalnız kendisini değil, kızları ve oğlunu da dolar milyarderi yaptığı bildiriliyor. Bakınız: https://www.milliyet.com.tr/dunya/aliyev-milyar-dolarlik-hanedanini-koruyor-1775383

Devamını Oku

Uygarlıklar, Avrupa, Asya ve İslam dünyası…

Uygarlıklar, Avrupa, Asya ve İslam dünyası…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yaşam savaşımı için insanın tek silahı aklıdır. İnsan dünyaya adım attıktan sonra, karşılaştığı güçlükleri yenmek amacıyla aklını kullandıkça zekasını geliştirdi. İnsanlık bu şekilde, bazen devrimci sıçramalar da yapmakla birlikte, genellikle evrimleşerek sosyal, kültürel ve bilimsel olarak kendini geliştirdi, yeni buluşlar yaptı, yaşamak için daha iyi, daha rahat koşullar oluşturdu, kısaca uygarlıklar yarattı.

Sonraki uygarlıklar, önceki uygarlıkların buluşları/ yarattıkları üzerinden yükselmiştir. Bu nedenle uygarlıklar, insanlığın ortak kültürel kalıtıdır.

Çin, Hint, Sümer ve Mısır’da ilk uygarlıkları yaratan insanlar, yaşamak için daha güzel iklim ve daha iyi koşullar aradıkça Yukarı Mezopotamya’ya doğru çıktı; sonunda dünyada yaşamaya en uygun, en elverişli ve bereketli topraklara, Anadolu’ya geldi. Böylece genelde Ortadoğu, özelde Anadolu, uygarlıkların beşiği oldu. Yalnız Anadolu, 50’ye yakın uygarlığa ev sahipliği yaptı…

Persler Anadolu’yu işgal edince adalara kaçan bilim ve sanat insanları, uygarlığı Ege adaları üzerinden Yunanistan, Sicilya ve Sardinya adaları üzerinden de İtalya’ya taşıdılar. Böylece ilk Avrupa uygarlıkları olan Yunan ve Roma uygarlıkları ortaya çıktı. Yunanistan’ın Roma İmparatorluğu’nun egemenliği altına girmesiyle, egemen uygarlık Roma Uygarlığı oldu. Tarihteki ilk Avrupa imparatorluğu Roma İmparatorluğu’dur.

İlk uygarlıkları ve ilk İmparatorlukları olması nedeniyle, Avrupalılar Roma İmparatorluğu’nu tarihlerinin km taşı kabul ederler. Roma İmparatorluğu dönemini Avrupa’nın parlak ve dünyaya egemen olduğu bir dönem olduğunu düşünür; parçalanması ve Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılması ile de Orta Çağ’ı başlatırlar.

Avrupalılar Orta Çağ’ı onlar için “yaşanmamış, karanlıkölü bir dönem” olarak tanımlar ve bu dönemden, adeta Ashâb-ı Kehf’in 7 Uyurları’nın uykularından uyanması gibi, “Yeniden Doğuş” (Rönesans) ile çıktıklarını ve yeni bir uygarlık, Avrupa uygarlığını yarattıklarına, inanırlar…

Oysa Roma Uygarlığı ile Avrupa Uygarlığı arasında yaşanmış bir uygarlık daha vardır: İslam Uygarlığı. Ve Avrupa Uygarlığı, İslam Uygarlığının kalıtları üzerinden yükselmiştir.

Zaten Roma İmparatorluğu’nun bir Avrupa imparatorluğu olduğu bile tartışmalıdır. Öyle ki bazı imparatorlar Romalı değil, Ortadoğuludur. “Gücünü ve zenginliğini, esas olarak Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Balkanlar’dan sağlıyordu. Batı Avrupa eyaletleri yoksul bir Vahşi Batı’ydı; maden ve köle dışında imparatorluğa çok az katkısı vardı. Kuzey Avrupa o kadar ıssız ve barbardı ki, fethetmeye bile değmezdi (Y N HarariSapiens– İnsan türünün kısa bir tarihi, Kolektif Kitap, 2015, s.278)”. Çünkü bu bölgeler, tarıma elverişli iklim ve toprağa sahip değildi; zamanın tek zenginlik kaynağı ise tarımdı. Bu nedenle zenginlik, “Bereketli Üçgen”in bulunduğu Ortadoğu’daydı. Bu dönemde “Ortadoğu’da nüfusu 30 binden fazla 12 kent var iken, Avrupa’da yalnız Roma’nın nüfusunun 30 bin kadar olması da bunu göstermektedir (Bernard LewisOrtadoğu, İki Bin Yıllık Ortadoğu Tarihi, Arkadaş Yayınevi, 2017).”

“Avrupa’da modernizm başlarken Akdeniz’de Osmanlı İmparatorluğu, İran’da Safavi İmparatorluğu, Hindistan’da Babür İmparatorluğu ve Çin’de Ming ve King hanedanları altın çağlarını yaşıyorlardı. Bu devletler hem yönettikleri ülkeleri büyük oranda genişlettiler, hem de öncesinde görülmemiş ekonomik ve demografik büyümeye tanık oldular. 1775 yılında Asya dünya ekonomisinin yüzde 80’i demekti. Hindistan ve Çin’in ekonomileri tüm dünya üretiminin üçte ikisini karşılıyordu; dünyayı sömürmeye başlamış olmalarına karşın, Avrupa ekonomisi bir cüceydi (Y N Harari, a.g.e.).”

Durum böyle iken, kısa bir süre sonra Asya nasıl geriledi, Avrupa nasıl dünyanın efendisi oldu? Günümüzde bazı Asya ülkeleri kendilerini toparlayıp yeniden eski parlak günlerine dönmeye başlamış iken İslam Dünyası neden hala, Avrupa’nın Orta Çağı’na benzer, karanlık bir dünyada yaşıyor? Parlak bir uygarlık geçmişleri olan Müslümanların büyük çoğunluğu, günümüzde neden yerlerde sürünüyor?

Bu soruların yanıtları ayrı yazılarda incelenecektir…

Süleyman Çelik (scelik44@gmail.com)

Devamını Oku