DOLAR 8,86701.19%
EURO 10,47991.21%
ALTIN 499,051,70
BITCOIN 3850342,05%
Muğla
25°

AZ BULUTLU

16:22

İKİNDİ'YE KALAN SÜRE

  • Hamburger Menü 1
  • Hamburger Menü 2
  • Hamburger Menü 3
  • Hamburger Menü 4
  • Hamburger Menü 5
  • Hamburger Menü 6
  • Hamburger Menü 7
Meral Oğuz

Meral Oğuz

25 Ağustos 2021 Çarşamba

KENTİMİZDE YAŞANAN ‘İNSAN’ KAYIPLARININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ/ÖĞRETTİKLERİ

blank
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Merhaba herkese,

Son yıllarda kentimizde yaşanan kimi insan kayıpları toplumsal anlamda kalıplarımızı, yanlış çekirdek inanış ve kodlamalarımızı düşünmeye sorgulamaya sıkça itiyor mu sizleri de? Gelin biraz serbest çağrışım ile düşünelim birlikte fark etmeye çalışalım…

Geçtiğimiz günlerde 16 yaşındaki bir gencimizin Akyaka’da motor kazasında hayatını kaybettiğini üzülerek öğrendik. Haberin yayınlandığı instagram hesabındaki alt yorumları bugün tek tek okudum. Çoğunluğu gencimizin anne babasına sabır dileyen mesajlardı. Kimileri arkadaşının/dostunun kaybına üzülen akran mesajları. Bir iki tanesi var ki bana hissettirdiklerini/düşündürdüklerini yazıya dökme arzusu uyandıran…

Şöyle deniyordu “Korku toplumu yarattık ve tertemiz bir can gitti. Rahmet olsun. Üzücü…”, bir diğeri “…polis memurları görevini yaparken biraz daha dikkatli ve buna sebep olacaklarını düşünsün lütfen…” Burada ve bu mesajlara göre vefat eden motosiklet sürücüsü kurban durumunda olmuş oluyor ki öyle. Ve sevgi kültüründe değil de korku kültüründe büyümenin toplumsal kodlarımızın sonuçları şeklinde yorumlanıyor doğal olarak.

Ülkemiz koşullarında bir bireyin reşit sayılıp ailesinden bağımsız birtakım kararları alıp uygulayabilme yaşı 18, A1 sınıfı motosiklet ehliyeti almanın yaşı ise 16 ki bu normal olabilir. Çünkü o yaşa kadar bisiklet kullanabilmiş, okuluna, sporuna, arkadaş buluşmalarına bisiklet ile gidebilmiş böylece çevresinin farkında olmuş bir çocuk ergen olduğunda kendine güveniyorsa ailesi de artık bu konuda yeterli olgunluğa ve hakimiyete eriştiğine bunu yapabileceğine kanaat getirip onay verdi ise gerekli eğitimleri alıp sınava girip resmi makamlarca yeterlilik verildiğinde A1 sınıfı motor ehliyeti alabiliyor ve A1 sınıf motor ile trafiğe çıkabiliyor. Genç 18 yaşını doldurmadığı için buna ailenin onay vermesi bekleniyor.

Gencimizi gece saat 1:30 da belki de kontrollerin olmayabileceğini düşünerek ehliyet gerektiren bir aracı ehliyetsiz kullanmaya iten güdüsü/ihtiyacı ne idi? Sağlıklı muhakeme yapabilecek durumda mıydı? Bunu bilemiyoruz. Konunun bu türden detaylarını da okuduğumuz haber metninden anlayamıyoruz. Sadece şöyle miydi? Böyle miydi? Daha farklı bir sonuç için “birey” daha farklı ne yapabilirdi? Okuyucu olarak bunları düşünmekten alamıyoruz kendimizi. Düşünüyoruz… düşünüyoruz… Çünkü kendimiz de yetişme çağında olan gençlerin yetişmelerine vesile olan ebeveynleriz. Vesile olan diyorum çünkü her doğan varlık doğduğu andan itibaren aslında başlı başına bir birey, biz ebeveynler onları dünyaya getiren birer araç durumundayız. Elimizden geldiğince algısı açık, öğrenmeye meraklı, hata yapmaktan korkmayan, hata yaptığında da o hatalarına bedel ödeyerek öğrenen bireyler yetiştirmeye açık bir ortam hazırlıyoruz/hazırlamalıyız. Bunu önce aile içinde sonra okulda sonra toplumda hazırlamalıyız. Siz bu sağlıklı ortamı ailede hazırlasanız da okulda ya da toplumda bu ortam hazırlanamadığında yine bir şeylerin bir bacağı topal kalabiliyor.

Haber metninden alıntıladığım yukarıdaki iki yoruma geri dönecek olursak gencimizin üzerinden yaşanan bu vakıada (burada ‘vakıa’ olgu anlamında kullanılmıştır) gencimiz kurban durumunda oldu. Bu durumun yaşanması 1. Örnek yoruma göre korku kültürünün bir sonucu olarak görüldü. Evet inançlı insan tanımı yapmak isterken bile “içinde Allah korkusu olan” tanımının yapıldığı “içinde Allah sevgisi olan” denilmediği bir anlayışta olan böylesi bir toplumda yaşarken bu düşüncede haklılık payı yüksek gibi görünüyor. Ve dahi polisin kestiği cezalar üzerinden bütçe kalemi oluşturulan dolayısıyla gece gündüz ve adım başı ceza kesilerek adeta “bedelini öderim/öder, suçumu işlerim/işler hızımı kesmem” sistemiyle ayar verilmeye çalışılan bir toplumda yaşarken ve polisin kendisine sistem üzerinden tanımlanan/atanan görevlerini yaparken buna sebep olunacağı da belirtilen 2. Örnek yoruma göre “görevini daha dikkatli” yaparak sebep olunmayabileceğinin ifade edilmesi sizce de bir çelişki oluşturmuyor mu?

Örneğin reşit olmamış haliyle suç işlediğinde hukuk dilinde “suça sürüklenen çocuk” sıfatıyla anılan, motosiklet kullanmak için de gerekli ehliyete sahip olmayan bir genç bir başkasının ölümüne sebep olsaydı ve bir başkasının hayatını kaybetmesine vesile olsaydı bu durumda kurban öznesi yer değiştirir miydi?… Bence evet… Peki buna kaza denebilir miydi?… Kimine göre evet kimine göre hayır. Bu durumda polise de “görevini daha dikkatli yapsaydı” denebilir miydi? Bence hayır…

Hal böyleyken ehliyeti olmayan bir çocuk/genç neden trafiğe çıkar? Çıktı, neden polisten kaçar? Anne babanın buna izin verdiği anlamını çıkarabilir miyiz? Bence çıkaramayabiliriz. Belki de gencimiz “delikanlı” kelimesinin hakkını veren bir şekilde birçok genç gibi söz dinlememe eğiliminde idi. Hepimiz genç olduk, “Amerika’yı yeniden keşfetmene gerek yok ben sana işin doğrusunu anlatıyorum” diyen ebeveynlerimize. “Ben kendi Amerika’mı kendim keşfetmek istiyorum” dedik… Şahsen benim, babamla lise yıllarımda tam da böyle bir diyaloğum oldu. Bununla birlikte kendi keşiflerimi yaparken bir de babamın şu sözleri hep ama hep kulağımda idi. “HATA YAPABİLİRSİN, UCUNDA ÖLÜM YOK YA! FARK ET, KABUL ET, DÜRÜST OL, YALAN SÖYLEME, GEL HATANI NASIL DEĞERLENDİRECEĞİMİZİ DE BİRLİKTE KONUŞALIM” İşte tüm mesele bu. İş hayatımda da özel hayatımda da hata yaptığımda hep şunu düşünürüm: UCUNDA ÖLÜM VAR MI? YOK MU? BEDELİNİ ÖDEMEK BANA NE KAYBETTİRİR NE KAZANDIRIR? BEDEL ÖDEMEYE DEĞER Mİ? ÖDEDİĞİM BEDEL SADECE BENİ Mİ BAĞLAR YOKSA 3. ŞAHISLARIN DA HAYATINI ETKİLER Mİ?

Keşke zamanı geri sarma yetimiz olaydı da olay şöyle gerçekleşmiş olsaydı: Polisi gören genç hız kesip durup “iyi akşamlar abi” diyebilseydi… Diyememesinin sebebi ve sonucu her ne olursa olsundu, bundan daha vahim bir sonuç olmazdı öyle değil mi?…

Tıpkı bugüne kadar huzurla yaşayageldiğimiz kentimiz Muğla’nın adının cinayetlerle anıla gelmesine katkı sunan bugüne kadarki vakaların belki de en vahşicesi olan bir vakada katil sıfatıyla anılan yetişkinin ailesine işlediği cinayetten hemen önce, köprüden önceki son çıkışta “ben kaynağını belirleyemediğim bir ihtiyacıma binaen tuzağa düştüm/düşürüldüm, bu konuda yalnız da değilim ve bir hata yaptım, bu hata zincirleme başka hatalarıma vesile oldu, bedeli neyse şimdi ve yaşarken, özgür irademle ve kendi seçimim olarak ödemeye hazırım. Hatam nedeniyle aile birliğimiz bozulacaksa bozulsun, anne-babamın, ailemin, yakınlarımın üzülmesine sebep olacaksam olayım, aklım vardı mantığım vardı muhakeme yetimi yitireceğim yollara sapmayıp, bir yerde dur diyebilirdim sınırlarımı vaktiyle çizebilirdim, yine de geç değil, bu hata bana ait ve bedelini de ben ödeyeceğim, bu yükü daha fazla taşımak istemiyorum, ne olacaksa şimdi olsun” diyebilseydi. Ve tabi öfke kontrolü de yapmayı daha başka vakıalarından hareketle fark edip vaktiyle öğrenebilmiş olsaydı. Bir başkasının yaşamını ve dolaylı olarak daha birçok kişinin yaşamını elinden almaktan daha vahim bir sonuç oluşmazdı. Bunu diyebilseydi bu durumda kurban öznesi kim ya da kimler olurdu dersiniz?… İşte asıl soru bu…

Bu vesileyle bir kitap önerisinde bulunmak istiyorum; genç olsun, yetişkin olsun her bireyin okuması, ara ara tekrar okuması ve başucu kitabı yapması gereken bir faydalı eser: “SINIRLAR” Yazarları: Dr. Henry Cloud, Dr. John Townsend.

Meral OĞUZ

NOT: Ben bu satırları yazmış ve kahve eşliğinde gözden geçirirken yakın bir arkadaşımın hikâye paylaşımında Mentor Koç Fatih Elibol’un aynı saatlerde yazıp taze paylaştığı bir blog yazısından alıntıyı gördüm, yazımın özü ile ilintili/örtüşen kısımlarını da aşağıya iliştiriyorum. Kalın sağlıcakla…

‘…Hayatın içinde insan olabilmek ve insan kalabilmek, farkındalığı güçlü bir bilinçtir. Bu bilinç için insanın ihtiyaçlarını bilmesi önemlidir… İnsanlığı belirleyen seçimlerdir. İnsan olabilmek herkese ve her şeye eşit mesafeden bakabilmeyi içerir. Dil din renk coğrafya kültür gibi ayrımlar yapmadan bakabilmektir. Sıfatsal tanımlamalardan özgürleşen bakış açısıyla esasında kendini bilmektir…”

Devamını Oku

MUĞLA MERKEZ ÇEVRESİNDEKİ YANGINLARLA MÜCADELE İÇİN GÖNÜLLÜ DESTEK ORGANİZASYONUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ/ÖĞRETTİKLERİ

blank
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Merhaba herkese,

Geçtiğimiz geceki gönüllü çalışma deneyimimden bazı notlar aktarmak istiyorum: Yangınlar ile ilgili yaşanan durumun vahametini oturduğumuz yerden izlemeyip bir şeyler yapalım diyorsunuz. Çeşitli gönüllü gruplar ve güvendiğiniz kişilerin bu gruplara çağrıları olabiliyor. Yine geçen gece bir hekim arkadaşımın çağrısı üzerine böyle bir gruba katıldım. Sonra anladım ki o arkadaşım da aynı şekilde katılmış. Yani kişisel olarak içinde bulunduğumuz farklı iletişim ağları devreye giriyor ve gidiyorsunuz. Ormanlar yanıyor, ormanda canlılar-ekosistem yanıyor, yangın yerleşim yerlerine kentsel sit alanına da yaklaşıyor paniğiyle oluşumu kim ya da kimler organize etmiş bilmeye anlamaya vakit olmadan direk işe koyuluyorsunuz. Bu gruplar tüm iyi niyetiyle evet güzel şeyler yapıyor ve gerekli mi evet şu ortamda çok gerekli. Çeşitli gruplarımdan yaptığım çağrı ile gelen arkadaşlarla faydalı da olduk. Bununla birlikte yapılan yardımların cinsine ve ölçeğine göre kimin ne yapıp yapamayacağının -önceden- bir üst organizasyon tarafından belirlenmiş olması gerekirdi. Günün sonunda belirlenmiş olma durumunun çok da sağlıklı yapılmadığını/yapılamadığını anlıyorsunuz. Çünkü hazırlıksız ve koordinasyonsuz yakalanıldı! Ve bu kadar büyüyeceğini kimse düşünmüyordu belki de. Ölçekten kastım şu: Örneğin soğutma çalışmalarında verilen/alınan izinler dahilinde bazen bir dernek çatısı altına girerek, bazen de düzensiz olarak çalışan gönüllülere yapılacak yardımlar ile bir yerden gelecek olan tırı karşılamak farklı ölçekler olduğundan kimi işleri daha iyi yapabilecek kurumlara yönlendirmek daha doğru olabilir.

Dün gece bulunduğum ortama 2 adet tır geleceği söylendi o anda manuel olarak envanter işinde çalışıyorduk. Gelen yardımları deftere kaydediyor, giden yardımları stoktan düşüp kime teslim edildiğini hangi bölgeye gittiğini kaydediyorduk. Etrafıma baktım nasıl olacak halihazırda burada bir tır dolusu ölçekte malzemeyi sağlıklı alıp tasnif edecek fiziki ortam yok, neyse sonra tır falan gelmedi benim bulunduğum alana ama elinde megafon olan ve tanımayanlar için o ortamın lideri konumunda olduğu anlaşılan beyefendinin buyruğu ile gelecekmiş gibi hazırlığımızı yapmış bulunduk. Masalar temin edildi insan gücü çağrısı yapıldı falan… Şöyle oluyor; Bir gönüllü ekibin bir şehir/kent ayağı bir de dağ (yangın ortamı) ayağı var. Daha organize olanlarınsa bir de ofis/lobi/fuaye ayağı var. Dağdakilerle şehirdekiler birbirini tanımıyor hatta neredeyse yan yana çalışan kimse kimseyi tanımıyor. Her şey sanki bir algoritma sonucu doğaçlama oluşuyor. Kendi kendini örgütleyen bir mekanizma gibi. Kimileriniz bunu deprem için gittiğiniz yardımlarda da yaşamış olabilirsiniz. Siz hayatın olağan akışı içinde işinize gücünüze bakıyor olmakla rahatsızlık hissedip “Daha farklı bir sonuç için ben daha farklı ne yapabilirim?” diye düşünürken bir iletişim ağından sevdiğin, güvendiğin bir arkadaşının bizzat kendisinden bir mesaj geliyor burada yardım ihtiyacı var diye oraya gidiyorsun bir süre etrafı izliyorsun neresinden tutabilirim diye. Sana en uygun görev bir şekilde seni buluyor bir sistematik oluşturuyorsun sonra o görevi birine devredip gidip uyuyorsun. Buna ister gezi ruhu deyin, isterse milli mücadele ruhu, ister başka bir şey, hangi pencereden bakıyorsanız öyle tanımlayın…

İşte böyle bir gecenin sonunda çok karmaşık duygu ve düşünceler içindeydim. Her yerden bir şeyler, farklı uyaranlar geliyor, okuyorsun beynin en ince kıvrımlarına kadar dolaşıyor düşünceler…

Gönüllü organizasyonlar resmi/düzenli organizasyonlardan farklı olarak da birçok işe yarıyor. Şu an yangın görevlilerine odaklanıldığından 4 gündür bir başka ilçe /yöre halkının ne içme suyu ne de kullanma suyu olmadığını öğreniyorsunuz. Bu insanların da yaşamını devam ettirecek bir düzene ihtiyaçları var, bu göz ardı edilmiş mesela bunu öğreniyorsunuz. Tüm su yangın söndürmeye ve de oraya çıkan personele kullandırılıp içme sularının halkın kullanmasına izin verilmemiş, öte yandan bakıyorsun çarşıda esnaf dükkanının önüne yağan külleri suyla temizlemeye çalışıyor, ‘titiz’ ev sakinleri yangının bitmesini beklemeden tekrar tekrar balkonlarını yıkıyor. Bir tarafta suyu içmek için bulamayanlar bir tarafta suyu öncelik olmadığı halde tüketenler… Bu da çok üzücü.

Neyse yine geçen geceye gelelim. Alanda çalışıyorsun, sahada olmak ruhumuzda var mimarız, mühendisiz, doktoruz, eczacıyız, akademisyeniz, esnafız, öğrenciyiz… Tüm iyi niyetiyle dört biryandan gelen insanlar. Elimden geleni yaptığıma inanıp, o an yaptığım işi yeni gelenlere anlatıp teslim ettikten sonra o alanda benim yapacağım bir iş kalmadığına kanaat getirip Büyükşehir Belediyesinin merkez ilçedeki yardım toplama merkezi olan eski garaj alanına geçtim. Orada en azından ve normal olarak bilgisayar başında daha sistemli bir gidişat görülüyordu ayrıldığım ortama göre. Eski garaj alanında gece yarısı saat 3’te fazla kimse ve telaş kalmamıştı sonra eve döndüm. Bu deneyimden sonra gerek şehirden gerekse şehir dışından yardım etmek isteyen arkadaşlarımın yardımlarını ölçeğine göre yönlendirmeye başladım. Örneğin İstanbul’dan bir bağış ile wc-duş/ konteyner gelecek Büyükşehir’e yönlendirdim, ilçe belediyesine de yönlendirilebilir. Nasıl ulaşacağız derseniz buradan ilgili kişilerin telefonunu paylaşıp kişileri kilitlemeyelim. İnternetten belediyelerimizin iletişim bilgileri whatsapp hatları, instagram DM kanalları kullanılabilir. Mesajlara mutlaka dönülüyor. Dönülmeyen mesajlarınız olursa yine yardımcı/destek oluruz. Gelen yardımlar ölçeğine göre AFAD ile de koordinasyon halinde en çok ihtiyaç olan yere ulaştırılıyor. Yiyecek içecek, tepe lambası, tırmık, kürek, yanmaz kıyafet vb. ise bunları sahada çalışan soğutma işlemleri yapan gönüllü gruplara iletebilirsiniz tabii ama bence Büyükşehir Belediyesinin ve Menteşe İlçe Belediyesinin güncel ihtiyaç listeleri ve neyin nerede gerçek ihtiyaç olduğunu iyi anlamaya çalışarak.

Bizim kültürümüzde ‘gönüllü’ çalışmalar bir süre sonra ‘gönlünce’ çalışmaya ya da örneğin herhangi bir sivil toplum kuruluşunda seçilmiş yönetici isen de memur gibi (mesaili anlamında) çalışmaya dönüşebiliyor. Sözümüz meclisten dışarı! Bu durum karşısında güvence olarak da asli görevi “o iş” olan kurumların ve personellerinin etkinliği de çok önemli. Görev bilinci ile amatör ruhla ama profesyonelce çalışmak. Merhamet ve vicdan sahibi olmakla…

Büyükşehir Belediyesi ya da AFAD bünyesinde gönüllü olmak isteyenler kriz masasındaki formlardan ya da AFAD için e-devlet üzerinden form doldurup TC sine bakılıp sabıka kaydı onayı alınarak gönüllü olabiliyorlar.

Naçizane benzer gözlem ve duyguları yaşamış olanlar varsa deneyim paylaşmak istedim. Bu süreçte tüm şapkalarımızı, siyasi politik ne varsa bakışlarımızı bir kenara bırakıp dünyaya/manzaraya aynı pencereden bakabilmek ve sabırla ve umutla çalışmak gerek. Kamu-yerel-Sivil-Özel birlikteliğiyle. Geri kalan her şey sonra… Bir kurbağa gibi sakin ve dikkatli olmayı hatırlayalım, hatırlatalım. Ben şu an kendime hatırlatıyorum mesela.

Meral OĞUZ

Devamını Oku